Giriş
Türkiye’de Balkan milliyetçiliği ve ihtilâlciliğine ilişkin tarihyazımı, genellikle Rusya ve Panslavizm merkezli açıklamalar ile yerel dinamiklere odaklanan yaklaşımlar arasında şekillenmiştir. Hâlbuki sınırları aşan gezgin ve maceraperestlerin yüzyılı olan 19. yüzyıl milliyetçiliği ve vatanseverliğinin coğrafi sınırlarını ve tarihî ortamını kalın çizgilerle belirlemek pek kolay değildir. 19. yüzyıl Osmanlı Balkanlarında ideolojik hareketlerin dolaşımını anlamak bakımından Akdeniz perspektifi, özellikle de ulusötecilik kavramıyla birlikte ele alındığında, yalnızca milliyetçilikler ve ihtilâller tarihi bakımından yeni bağlantılar kurmaya imkân vermekle kalmaz, aynı zamanda bu hareketlerin farklı tarihsel soyağaçlarını görünür kılabilen bir metodolojik çerçeve de sunar. Nitekim milliyetçiliğin ulusötesi tarihine yönelen araştırmalar, ulusal bilincin yalnızca karşıtlıklar üzerinden biçimlenmediğini; modernite ile geleneğin, ulus ile imparatorluğun, devrim ile reaksiyonun, bağımsızlık ile tabiiyetin, liberalizm ile muhafazakârlığın veya aydınlanma ile dinin birbirini dışlayan değil, iç içe geçmiş ve karşılıklı etkileşim içinde şekillenmiş süreçler olduğunu ortaya koymaktadır. Böylece ulusal kimliklerin, imparatorluklarötesi ve uluslarötesi dolaşım ağları içerisinde, geçişken ve diasporik bir nitelik kazanarak inşa edildiği daha açık biçimde görülebilmektedir[1] . Bu bağlamda, özellikle yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı coğrafyasındaki ihtilâl hareketlerini İtalya Yarımadası’ndan başlayıp Balkanlar ve Karadeniz Havzası’nı kapsayarak Baltık’a kadar uzanan bir coğrafi düzlemde, sınırları aşan ihtilâlci topluluklar ve figürlerle birlikte değerlendirmek gerekir. 19. yüzyılda bu coğrafi bağlamda ulus, “ulusötesiciliğin sınır-aşan doğasına mukabil bir karşıtlık arz etmez; tam tersine, onun tahayyül ve teşekkül sürecinin asli ve kurucu bileşeni olarak belirir[2] ”. Balkan ihtilâlciliğini, ne Rusya gibi tek bir güce indirgemek, ne de genel olarak Büyük Güçlerin müdahaleci politikaları gibi devlet merkezli yaklaşımlarla sınırlamak yeterlidir. Bu olguyu karmaşık etkileşim ağları çerçevesinde, çok boyutlu tarihsel eylemler repertuvarı bağlamında değerlendirmek gerekir[3] .
19. yüzyılın ilk yarısında, Akdeniz’i müstakil bir medeniyet havzası olarak yeniden tanımlayan Avrupalı entelektüeller, bölgenin tarihî coğrafyasını muhayyilelerinde yeniden tasarlamakla meşgul olurken Avrupa’nın siyasi haritasının da zayıflayan Osmanlı İmparatorluğu’na doğru genişleyeceğine inanıyorlardı. Bu Avrupa-merkezci tahayyülde Osmanlı İmparatorluğu, milletlerin özgürleşmesinin önündeki başlıca engel olarak görülen siyasi yapısıyla, “köhne” ve “çürümekte” olan bir imparatorluk, hatta “despotizmin numunesi” şeklinde tasvir ediliyordu. Dolayısıyla dönemin hâkim düşüncesine göre siyasi istikrarın ve medeni ilerlemenin ön şartı, bu “arkaik” emperyal yapının tasfiyesi olarak kabul ediliyordu. 1820’lerde İtalyan ve Yunan milletlerinin Akdeniz Havzası’nın geleceğinde Osmanlıların yerini alarak medeniyetin taşıyıcısı olacakları görüşü hâkimdi. Buna karşın Osmanlı İmparatorluğu’nun “tolerans”ı da içeren kendine özgü sisteminde, aslında ulusların ‘liberal gelişimine’ müsait bir zemin olduğunu düşünen de vardı[4] . Bazı tarihçilere göre Risorgimento[5] , yalnızca Avusturya İmparatorluğu’na karşı gelişen bir siyasi hareket değildi. Mutlak monarşilere ve “despotik” rejimlere yönelen daha geniş bir ideolojik meydan okumayı temsil ettiğinden, Kırım Savaşı’nda Piyemonte-Sardinya Krallığı Osmanlı Devleti ile aynı ittifak içinde yer almış olsa da imparatorluk bünyesindeki ulusların geleceği Risorgimento’nun siyasi hedefleri arasında önemli bir yer tutuyordu[6] .
Kırım Savaşı’nın ardından dünya ekonomisinden uluslararası siyasete kadar uzanan geniş bir alanda köklü dönüşümler yaşandı. Ulaşım ve ticaret ağları genişlerken büyük güçler arasındaki dengeler yeniden şekillendi; sömürgecilik politikaları ise yeni bir ivme kazandı. Sanayinin gelişmesi, demir yolları ile deniz taşımacılığının yaygınlaşması ve coğrafi engelleri aşan yeni kanalların açılması, dünyanın farklı bölgeleri arasındaki mesafelerin süresini kısalttı. Bu dönüşüm, telgrafın sağladığı iletişim imkânlarıyla birleşince, kıtalar ve ülkeler arasındaki haberleşme ve dolaşım, daha önce benzeri görülmemiş bir hız kazandı. Jules Verne’in 1872 yılında yayımlanan Seksen Günde Devrialem, 1860’larda yaşanan bu ulaşım ve iletişim devriminin edebî bir simgesi hâline gelmişti. Oysa dönemin basınının da sıkça vurguladığı gibi, aynı yolculuk yalnızca yirmi yıl önce yaklaşık bir yıl sürmekteydi[7] . Bazı tarihçiler 19. yüzyılın ikinci yarısını “erken küreselleşme” dönemi olarak nitelendirir. Telgraf, buharlı gemi ve demiryolunun öncülük ettiği bu dönüşüm, yalnızca ticareti ve ulaşımı değil; matbuatın yaygınlaşmasıyla birlikte fikirlerin ve ideolojilerin dolaşımını da hızlandırdı[8] . Seyahatin artık yalnızca tüccarların, gezginlerin ve diplomatların değil; maceraperest asilerin, göçebe ihtilâlcilerin, gönüllü savaşçıların veya siyasi firarilerin de hayatlarının ayrılmaz bir parçası hâline geldiği bu yeni dünyada, ideolojik hareketlerin sınırları aşan dolaşımı önemli ölçüde kolaylaştı. Mihail Bakunin, mekân ve zaman bakımından dünya tarihinin o zamana kadar tanıklık ettiği en uzun firarına başladığında takvim yaprakları 1861 yılını gösteriyordu[9] .
Kırım Savaşı sonrasındaki Levant’ta ortaya çıkan sosyo-politik hareketleri açıklarken modern tarihyazımının en sık başvurduğu kavramlardan biri ulusöteciliktir. Akdeniz’deki seyahat ve sürgün deneyimleri, başta Enternasyonal olmak üzere birçok ideolojik hareketin Avrupa’ya ve dünyanın diğer bölgelerine yayılmasını mümkün kılan temas ağlarının oluşumunda belirleyici bir rol oynamıştır. Bu ağların temelinde, 19. yüzyıla özgü ulusötesi hareketlilik ile “silahlı gönüllülük” pratiğinin iç içe geçtiği yeni bir ihtilâlci kültürü bulunuyordu[10]. Kırım Savaşı’nın ardından Akdeniz Havzası’nda yayılan bu ulusötesi ihtilâl hareketlerinin en görünür ve etkili siması ise kuşkusuz Giuseppe Garibaldi idi. Garibaldi’nin ruh dünyasına yön veren temel unsurun deniz, hayat hikâyesinin asıl zemininin ise Akdeniz olduğunu ileri süren tarihçilere göre denizcilik deneyimi, onun ideolojik evreninde anlam kazanan ve kaynağını “bütün halkların özgürleşmesi” düşüncesinde bulan bir ansia di libertàyı (özgürlük arzusu) beslemişti[11]. Garibaldi’nin Osmanlı topraklarına ilk kez “misafir” olarak ayak bastığı 1828 yılında, Yunan İsyanı’nın da etkisiyle Fransız İhtilâli’nin rüzgârları Levant kıyılarına çoktan ulaşmıştı. Denizci bir aileden gelen Garibaldi, önce İzmir’de, ardından İstanbul’da İtalyan ihtilâl mültecilerinin kümelendiği çevrelerle temas kurdu; bu diasporada tanıştığı kişiler arasında, ileride 1848 İhtilâllerinin öncüleri arasında yer alacak geleceğin ihtilâlcileri de bulunuyordu[12]. Osmanlı topraklarında geçirdiği yıllara ilişkin bilgiler sınırlı olmakla birlikte, 1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında Pera’daki İtalyan kolonisine dâhil olduğu, ardından 1833 yılında Karadeniz’de bir seyahat gerçekleştirdiği bilinmektedir. Garibaldi’nin Osmanlı kıyılarındaki bu ilk yolculuklarından neredeyse hiç söz etmemesi ise biyografisinin bu dönemine âdeta mitolojik bir nitelik kazandırmıştır[13].
Fransız İhtilâl Savaşlarının sonunda Akdeniz’in Batı yakasında doğan Carbonari örgütlenmesiyle Osmanlı İmparatorluğu 1860’larda tanışacak olmasına karşın şimdiye kadar bu konuda Osmanlı kaynakları merkezli bir çalışmanın yapılmamış olmadığı dikkat çekmektedir[14]. Risorgimento, 1870 yılında Roma’nın ele geçirilmesiyle İtalya açısından tamamlanmış olsa da Garibaldicilik Balkanlardaki ihtilâlci hareketler için ilham kaynağı olmayı sürdürdü[15]. Nitekim 1860’lardan 1910’lara kadar Osmanlı Balkanlarında faaliyet gösteren birçok ihtilâlci grup, doğrudan veya dolaylı biçimde Garibaldi gönüllüleriyle temas kurmuş; böylece Garibaldi ve Garibaldici hareket, bölgedeki ihtilâlci siyasal kültürün en etkili referanslarından biri hâline gelmiştir. Bu etkinin en belirgin örneklerinden biri Bulgar ihtilâlci Grigori Stoykov Rakovski’dir (1821-1867). Çağdaşları tarafından “Bulgaristan’ın Garibaldi’si” olarak anılan Rakovski, yayımladığı Dunavskiy Lebed gazetesinde İtalyan devrimlerine geniş yer ayırmış, Garibaldi ile Mazzini’yi örnek devrimciler olarak sunarak İtalyan ulusal birliği mücadelesinin Balkanlar için de model teşkil etmesi gerektiğini savunmuştur. Rakovski ile sınırlı kalmayan bu hayranlık, Bulgar komitacılarından gençlik örgütlerine kadar uzanan geniş bir çevrede karşılık bulmuş; Lyuben Karavelov gibi isimlerin siyasi biyografileri de Garibaldiciliğin Balkan ihtilâlcileri arasındaki etkisini açık biçimde ortaya koymuştur[16].
1860’larda Balkan ihtilâlcileri için Garibaldi, yalnızca bir askerî lider değil, izlenebilecek romantik bir devrimci modeldi. Garibaldiciliğin “romantik asi” kimliği, gönüllülüğe yahut Balkanların kendine özgü siyasi terminolojisiyle fedailiğe özel bir anlam yüklüyordu. İtalyan ihtilâlciliğinin askerî davranış kodları, toplumsal hiyerarşiyi reddeden söylemi ve şeref ile erkekliği savaş meydanında kazanılan değerler olarak yücelten anlayışı, “Vahşi Avrupa”nın sosyo-politik dokusuyla büyük ölçüde örtüşmekteydi[17]. Böyle bir ortamda Orta ve Doğu Avrupalı ihtilâlciler ile Balkanlardaki ayrılıkçı hareketler, ortak düşman olarak gördükleri imparatorluklara karşı karmaşık iş birliği ağları geliştirdiler. Garibaldiciler Macar ve Polonyalı ihtilâlcileri desteklerken, Bulgarlar, Sırplar ve Yunanlılar arasında ortak bir ihtilâl cephesini teşvik ediyorlardı. İtalya’daki Garibaldici saflarında Yunan ve Bulgar gönüllülere rastlanması, buna karşılık Bulgar millî hareketi içinde Garibaldicilerin yer alması, 1860’ların Balkan ihtilâlciliğinin ulusal olduğu kadar ulusötesi bir karakter de taşıdığını göstermektedir. Bu çalışmada, 19. yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı Balkanlarındaki ihtilâlci hareketler, Garibaldici ağlar merkeze alınarak transnasyonel ve transemperyal bir perspektiften yeniden değerlendirilecektir.
20. Yüzyıldan 19. Yüzyıla Osmanlı İmparatorluğu’nda Yabancı İhtilâlciler: Bir Retrospektif
20. yüzyılın başlarında Balkanlarda Osmanlı hâkimiyetinde kalan son topraklar, yaklaşık yarım yüzyıldır yalnızca yerel ihtilâl komitelerinin değil, aynı zamanda uluslararası ve çok merkezli olduğu gibi Akdeniz ve Avrasya ölçeğinde faaliyet gösteren ihtilâlci şebekelerin de mücadele sahası hâline gelmişti. 1904 baharında Makedonya İhtilâl Komitesinin liderlerinden Boris Sarafov’un Roma’ya bir seyahati sırasında görüştüğü Ricciotti Garibaldi’nin desteğiyle Makedonya’yı “özgürleştirmek” adına yeniden “şekavete” başlayacağına dair Yıldız’a ulaşan haberler, Osmanlı Balkanlarındaki ayrılıkçı hareketlerin Büyük Güçler haricindeki dış bağlantılarına ilişkin bazı ipuçları sunuyordu[18]. Ricciotti, Tanzimat Dönemi’nde olduğu gibi II. Abdülhamid döneminde de Osmanlı siyasi istihbarat ağının yakından takip ettiği ihtilâlciler arasındaydı. Girit isyanlarından başlayarak Makedonya ve Arnavutluk meselelerine kadar imparatorluğun Balkanlardaki en önemli sorunlarına Ricciotti ve Garibaldi gönüllüleri, bir şekilde müdahil olmuş, daha sonra Bulgar komiteleriyle kurdukları temaslar yoluyla Makedonya’da planlanan ihtilâl girişimlerine destek vermeye çalışmışlardı[19].
İttihâd ve Terakkî döneminde de Garibaldicilerin propaganda ve örgütlenme faaliyetleri sürecekti. Nitekim 1911’de Karadağ krizi sırasında gönüllülerin yeniden bölgeye geleceğine ilişkin haberler üzerine Bâbıâli, gerekli tedbirlerin alınmasını gündeme getirdi[20]. Balkan Savaşları arifesinde imparatorluğun yalnızca yerel silahlı komiteler ve çetelerle değil, bunlarla irtibatlı ulusötesi ihtilâl ağlarıyla da mücadele ettiğini gösteren kayıtlara başka bir örnek de Arnavutluk’un bağımsızlığı için Garibaldicilerin Avrupa kamuoyunda yürüttükleri propaganda, bağımsızlık yanlısı Arnavut komiteleriyle geliştirdikleri iş birliği ve bölgede bir ajitasyon amacıyla yaptıkları yayınlar gösterilebilir[21]. Dolayısıyla Bâbıâli’nin 1910’larda hassasiyetle takip ettiği Garibaldicilerin Şark Meselesi’ne müdahalesi, dönemin konjonktürel siyasi krizlerinin sonucu olmaktan ziyade kökleri 19. yüzyılın ortalarına uzanan uzun süreli bir ulusötesi ihtilâlci faaliyetin devamı niteliğindeydi.
1879’un güz aylarında Atina’dan Elias Stecouli isimli bir ihtilâlcinin Garibaldi’ye yazdığı ve Osmanlılara karşı destek rica ettiği bir mektubuna karşılık Garibaldi, Birleşik İtalya örneğinin Yunanlılara rehberlik etmesi gerektiği koşuluyla taleplerine destek verilebileceğini bildirdi; lakin tıpkı İtalyanlar gibi Yunanlılar da davalarında kendi öz kuvvetlerine dayanmalıydılar; zira aksi hâlde “yoldaşlar”, yani gönüllüler mevcut durumda Yunanlılar için hiçbir şey yapamazlardı[22]. Bundan yaklaşık bir yıl öncesine gidersek; 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nın sonlarında Atina’daki ihtilâl komitesi, yaşlı devrimcinin diğer oğlu Menotti Garibaldi’ye başvurarak, yaklaşan barış kongresi öncesinde bazı avantajlar elde edebilmek için Teselya ve Epir’deki isyanın devam etmesini sağlayacak üç ya da dört bin fedai/gönüllü gönderilmesini istemişti. Menotti, Garibaldici yoldaşlarını Roma’da toplayıp Yunanlıların talebini onlarla müzakere etti. Ancak İngiltere’nin hoşnutsuzluğuna neden olacak bu talebin karşılanmasının kendi çıkarlarına uygun olmayacağına karar verdi ve Yunanların maddi yoksunlukları dolayısıyla da bu meseleye müdahil olmaktan bir fayda beklemiyordu. Garibaldi komitesi, Yunan komitesine yardımlarının Atina hükûmetinin İngiltere ile bu konuda varacağı bir uzlaşmaya bağlı olduğunu iletti. Zira Rumeli’deki savaş hâlinden dolayı gönderilecek İtalyan gönüllüleri Ruslardan korumak maksadıyla, Yunanistan’ın bir birlik göndermesi de gerekebilirdi. Hatta Garibaldi, Rusya ile İngiltere’nin karşı karşıya gelmesi durumunda gönüllülerini de İngiltere yanında cepheye yollayabileceğini teklif ettiğinde, İngiliz elçi Sir August Paget’den bir teşekkür ve tekliflerinin Londra’ya iletileceği yanıtını aldı. Ancak Londra’dan net bir yanıt gelmedi[23]. Oysa birkaç yıl öncesinde Balkanlarda ihtilâl henüz baş gösterdiğinde “İki Dünyanın Kahramanı” Garibaldi, Balkan halkları arasında adeta bir “uhrevî karakterdi[24]”.
1876 Mayısında İtalya’da sol hareket iktidara geldikten sonra ülkede Yunan davasına sempatinin daha da arttığı, Rumların yaşadıkları Osmanlı vilâyetlerinde bir ayaklanmayı kışkırtmada bazı Garibaldicilerin Yunan ihtilâlcilere yardım teklif ettikleri günlerde İtalya hükûmeti, Yunanlılar lehine bir insiyatif almaktan kaçınmış, örgütlü bir Garibaldici seferberliğine ve gönüllülerin Osmanlı topraklarına yönelmesine müsaade etmemişti[25]. Bu engellemede Osmanlı Hariciyesinin İtalya’da yürüttüğü diplomatik baskının payı olduğu gibi, Balkan krizinden itibaren Arnavutluk konusunda İtalya’nın gizli gündeminin bulunması ve Yunanistan ile bu konuda yaşanabilecek muhtemel sorunlar da etkiliydi. Henüz 1875 yazında Hersek ayaklanması karşısında Osmanlı ordusunun başarıları, İtalyan hükûmetinin de Garibaldiciler konusunda tavrını etkiledi.
İtalya, Balkanlara Garibaldici müdahaleye karşı Bâbıâli’ye taahhüt verdi ve İtalya Dâhiliye Nezâreti, Hersek’e yönelik herhangi bir Garibaldici ajitasyon olmadığını ileri sürerek, Cenova’da Balkanlara yönelik bir organizasyon oluşturmayı amaçlayan bir komitenin varlığını iddia eden Viyana basınındaki haberleri tekzip ederek Bâbıâli’yi teskin etti. İtalya Hâriciye Nâzırı Isacco Artom’a göre Hersek’te az miktarda bir İtalyan gönüllü komitesi olduğu haberleri bile doğru değildi zira o günlerde ihtiyar devrimci Garibaldi, fiziki olarak düşkün ve hasta olmasının yanında bir de aile felâketinin etkisinde olması nedeniyle böyle bir maceraya atılmayı düşünmüyordu. Lâkin Balkanlardaki isyancılar için bağış kampanyası yaptığı da doğruydu. Diğer yandan oğulları, babaları Garibaldi kadar büyük şöhrete sahip değillerdi ve hükûmetle de uzlaşmışlardı. Kısacası Osmanlı Hariciyesi, Garibaldi ve ailesinin artık Osmanlılar için ciddî bir tehdit oluşturmayacağını düşünmekle birlikte, Hersek isyanına Garibaldi’nin muhtemel müdahalesi yönünde gelen haberleri de ciddiye alıyordu. Bununla birlikte Osmanlı elçisi Karateodori Efendi, İtalya hükûmetinden Garibaldicilerin Hersek isyanına müdahil olmayacakları yönünde taahhütler aldığını yineliyordu[26]. Lâkin General Garibaldi, Hersek isyanı sürecinde basına verdiği beyanatta yahut yayınlanan mektuplarında Osmanlılara saldırmaktan çekinmemiş ve bütün Osmanlı halklarını isyana çağırmıştır[27]. İtalya’dan gelen gönüllülerin bir kısmı liman şehirlerinde tutuklandı, silâh ve mühimmatlarına el konuldu, bir kısmı ise gizlice Adriyatik’in karşı kıyısına geçip, isyancılara katılmayı başardı[28]. İtalya’dan gelenlerin hepsi Garibaldi gönüllerinden oluşmuyordu, bazıları Panslavist komitelerin mensubuydu[29]. İsyan uzadıkça da Garibaldi’nin yakın çevresinden, bu hareketin demokrasiye faydası olmadığına yönelik sesler yükselmeye başlayacak, böylelikle Avrupa’daki Osmanlı Hariciyesinin karşı propagandasına bir meşruiyet sağlanmış olacaktı[30].
19. yüzyılın sonundan geriye doğru bakıldığında, Osmanlı topraklarında yaşanan hemen her büyük savaş ve siyasi kriz sırasında Garibaldi ile gönüllerin bir şekilde “Şark Meselesi”ne temas ettikleri ve bu çerçevede Osmanlı ve Avusturya imparatorluklarının birlikte tasfiyesini öngören bir siyasi hedefi benimsedikleri görülmektedir. Nitekim Girit İsyanı sırasında kaleme aldığı 18 Aralık 1866 tarihli “Şark Meselesi”ne dâir mektubu, Garibaldi’nin “despot” ve “baskıcı” olarak nitelendirdiği Osmanlı hükûmetini ortadan kaldırmayı ve imparatorluk bünyesindeki milletlerin “özgürleşmesini” sağlamayı temel hedeflerinden biri olarak gördüğünü ortaya koymaktaydı[31]. Osmanlı İmparatorluğu, Avrupa’dan gelen kitlesel ihtilâl mültecileriyle esasen 1848 İhtilâlleri sırasında karşılaştı[32] ve imparatorluk toprakları ile Levant kıyıları, Avrupa’nın yakın ve uzak periferilerinden gelen sürgünlerin, siyasi mültecilerin ve maceraperest devrimcilerin sığınaklarından biri hâline geldi[33]. 1860’ların başında Polonya’da patlak veren karışıklıklar Batı kamuoyunda liberal bir devrim olarak karşılanırken, bu gelişme Balkanlardaki ihtilâl hareketlerini de ideolojik bakımdan etkiledi. Polonyalı ihtilâlcilerin bir kısmı İtalya ve Fransa’ya yönelirken, bir kısmı da Eflâk ve Boğdan üzerinden Osmanlı topraklarına sığındı. Ancak Rusya’nın artan siyasi baskısı ve sınır bölgelerindeki ağır yaşam koşulları, bu mültecileri ya devrimci faaliyetlerin gizli cemiyetler içinde örgütlendiği İtalya ve Fransa’ya ya da Bükreş üzerinden imparatorluğun iç bölgelerine yönelmeye zorladı. Yüzyılın ortalarından itibaren İtalya’da yalnızca Macar ihtilâlciler değil[34], Osmanlı karşıtı Yunan ve Slav komiteleri de özellikle Napoli çevresinde örgütlenme imkânı bulmuştu. 1867 Moskova Slav Kongresi’nin toplandığı sırada devam eden Girit İsyanı ise bu ulusötesi ihtilâlci hareketliliğin en dikkat çekici örneklerinden birini sundu. Osmanlı Balkanlarına sızan ve Moskova Komitesi tarafından gönderilen Rus maceraperest gönüllülerin büyük kısmı ordudan ayrılmış subaylardan oluşuyordu. Bu romantik gönüllüler, Slavlar arasındaki anlaşmazlıkları aşarak daha geniş çaplı bir ihtilâli başlatmayı hedefliyorlardı. Bununla birlikte, Slav ihtilâlciler büyük ölçüde Rusya tarafından yönlendirilirken, Garibaldini ile irtibatlı Macar ve Polonyalı ihtilâlciler Rus nüfûzunu sınırlayan farklı bir hat oluşturuyor; bölgeyi, özellikle Fransa merkezli Avrupa liberal kamuoyunun siyasi etki alanına yaklaştırmaya hizmet ediyorlardı[35]. Slav Yardımlaşma Komitesi’nin[36] propaganda nesnesi hâline gelen Bulgarlar da bu ortamda Sultan Abdülaziz’e, Avusturya-Macaristan örneğine benzer şekilde ikili bir monarşi altında özerk bir Bulgar krallığı teklif edeceklerdi[37].
Sırbistan Prensliğinin “Balkanların Piemontesi” olarak ön plana çıktığı bu yıllarda bir Balkan Konfederasyonu ve/veya Güney Slav Birliği projesi, İtalyan Birliği’nin ve İtalya’daki devrimci hareketlerin Osmanlı Balkanlarında aslında en az Slavcılık akımı kadar güçlü bir nüfuza sahip olduğuna işaret eder[38]. 1860’larda Balkanlardaki ihtilâl hareketlerini, onları ortak bir ihtilâlci söylemde buluşturan risorgimento propagandacılarından bağımsız düşünmemek gerekmektedir. Özellikle 1866 Girit İsyanı, Garibaldi’nin dikkatini Papalık meselesine yöneltmesine ve Bâbıâli’nin Avrupa genelinde yoğun bir önleyici diplomasi yürütmesine rağmen, Garibaldiciler başta olmak üzere Avrupa’nın farklı bölgelerinden gelen gönüllüler ile çeşitli ihtilâl komitelerinin müdahalesi sonucunda giderek ulusötesi bir ihtilâl hareketi niteliği kazanıyordu[39]. Balkanlardaki komitecilerin aynı zamanda İtalyan ihtilâlci liderlerle bağlantılı oldukları da görülür. Sırbistan Knezi Mihail Obrenoviç’in Mazzini ve Garibaldi ile yani Carbonari ile ilişkisi esasında 1848’e kadar gidiyordu; 1866’ya gelindiğinde, İtalyan ajanlarla doğrudan iş birliği sağlanamasa da görüşmeler devam ediyordu[40]. 1863 baharında bir Osmanlı jurnalcisinin verdiği bilgiler, İtalyan ihtilâl ajanlarının Sırbistan’da faal olduğunu göstermektedir: “Kragujevac’ta cephaneliğin işlerini yürüten bir İtalyan yüzbaşıyla tanıştım. Bu beyefendiye birkaç ay boyunca Belgrad’daki İtalyan konsolosu eşlik etti. Bu beyefendiyle yaptığımız bir sohbette bize, ‘Sırpları çok seviyorum, çünkü birbirimize yardım edeceğimiz ve el ele vereceğimiz zaman gelecek’ dedi. İtalyanların Sırbistan’ın içişlerine gösterdikleri ilgiden, bu silahlanmanın sadece Türkiye’ye değil, aynı zamanda Avusturya hükûmetine de yönelik olduğu anlaşılıyor”[41]. Bu yıllarda Garibaldi ve Mazzini’nin bir Balkan Federasyonu projeleri olduğu da biliniyordu[42]. 1860’larda Atina, Belgrad ve Bükreş gibi Balkanların çeşitli şehirlerinde, Garibaldi ve Genç İtalya hareketinin taşıyıcı hücresel örgütlenmeleri olan İtalyan mason locaları da faaldi. Aynı dönemde Birleşik Sırp Gençliği (Ujedinjena Omladina Srpska) veya Genç Bulgarlar gibi komitelerin Carbonari’yi örnek almış olmaları dikkat çeker[43]. 1870’lerde ve özellikle 1876 Osmanlı-Sırbistan-Karadağ Savaşı’nın geçtiği aylarda Garibaldicilerin Sırbistan’da hem Osmanlı hem de Avusturya’ya karşı mücadele ettiği görülecekti[44].
1860’lara gelinceye kadar, özellikle Bulgaristan başta olmak üzere Balkanların önemli bir bölümünde Risorgimento tipi liberalizm etkisini korumakla birlikte, bu ideolojik yönelim giderek yeni bir içerik kazanmaya başladı. 1850’ler ve 1860’lar boyunca Balkan liberal milliyetçiliği, hedefleri bakımından daha siyasi, yöntemleri bakımından ise belirgin biçimde Mazzinist bir karakter kazandı. Aynı dönemde İtalyan ve Alman millî birlik hareketlerinin seyri, Balkan liberal milliyetçilerinin hem teorik eğilimlerini hem de stratejik tercihlerini derinden etkiledi[45]. Bu ideolojik dönüşüm, örgütlenme biçimlerine de yansıdı. 1863 yılında İstanbul’da kurulan İtalyan Şark Locası ile İtalyan Amele Cemiyeti, Ermeniler, Rumlar ve Türkleri aynı çatı altında buluşturan; Garibaldi ile Mazzini’nin temsil ettiği Risorgimento geleneğiyle doğrudan irtibatlı örgütlenmelerdi[46]. Garibaldici gönüllülerin Levant ve Balkanlarda daha görünür hâle gelmesi, bir taraftan İstanbul’da ve Balkan şehirlerinde İtalyan mason locaları ile yarı gizli cemiyetlerin çoğaldığı, diğer taraftan Girit İsyanı’nın patlak verdiği döneme rastlamaktadır. Aynı yıllarda Genç Osmanlıların Meslek yahut İttifâk-ı Hamiyyet Cemiyeti’nin de Carbonari geleneğinden mülhem bir gizli cemiyet olarak teşekkül etmesi tesadüf değildi[47]. Bununla birlikte Balkanlarda yalnızca İtalyan kaynaklı örgütlenmeler değil, Polonyalı ve Bulgar ihtilâlci komiteleri de hızla etkinlik kazanmaktaydı. Paris’te siyasi mülteci Polonyalılar tarafından 1866 yılında kurulan Polonya Mülteci Birliği (Zjednoczenie Emigracji Polskiej), yeni şubeler açtıkça faaliyet alanını Balkanlara doğru genişletirken, Bükreş’te faaliyete geçen Gizli Merkezî Bulgar Komitesi (Taen Tsentralen Bılgarski Komitet) Bulgar millî hareketinin en önemli örgütsel çekirdeğini oluşturuyordu[48]. Varşova Merkez Komitesi’nin öncülük ettiği Polonya ayaklanmasının yankıları da aynı yıllarda Osmanlı Balkanlarına kadar ulaşmıştı. Bütün bu gelişmeler, komitacılığın Balkanlara tekil yerel bir örgütlenme modeli olarak değil; İtalyan, Macar ve Polonyalı ihtilâlcilerin taşıdığı ulusötesi bir siyasi repertuvar olarak girdiğini göstermektedir. 1848 İhtilâlleriyle birlikte yalnızca bir Avrupa meselesi olmaktan çıkarak Osmanlı topraklarına da sirayet eden ihtilâlci ruh, Tanzimat’ın görece uzlaştırıcı politikaları ve Avrupa devletler sistemindeki denge politikaları sayesinde bir süre kontrol altına alınabilmişti[49]. Ancak yüzyılın ortalarında Risorgimento’nun yarattığı yeni siyasi atmosferle birlikte, 1860’ların başında Osmanlı Balkanları yeniden devrimci hareketliliğin odağı hâline geldi. Nitekim 1861 yılında Epir ve Teselya’yı Osmanlı hâkimiyetinden “kurtarmayı” hedefleyen Yunan komitelerinin Garibaldi onuruna bastırarak başta Korfu olmak üzere birçok merkezden tedavüle soktukları Garibaldi Marşı, Akdeniz’den Osmanlı Balkanlarına taşınan Garibaldici siyasi kültürün ilk sembolik tezahürlerinden birini oluşturuyordu[50].
Balkanlarda İhtilâl Senaryoları Karşısında Osmanlı Diplomasisi
1848-1849 İhtilâllerinin ardından Osmanlı Devleti’ne sığınarak askerî hizmet teklif eden siyasi mülteciler arasında Garibaldicilere de rastlanıyordu[51]. Bununla birlikte Bâbıâli’nin Risorgimento’yu doğrudan bir güvenlik meselesi olarak algılaması, esasen Kırım Harbi sonrasında gerçekleşti. İtalya Yarımadası’ndan Adriyatik üzerinden Osmanlı Balkanlarına yönelmesi muhtemel ihtilâlci faaliyetler, özellikle 1850’lerin sonlarından itibaren merkezî idareyi Dalmaçya kıyılarındaki askerî hazırlıkları artırmaya, bölgedeki mülki ve askerî makamları ihtilâlci sızmalarına karşı sürekli uyarmaya sevk etti[52]. Bâbıâli’ye göre İtalyan devrim ajanlarının Osmanlı kıyılarına çıkması, imparatorluğun toprak bütünlüğünü tehdit edecek daha geniş çaplı bir ayaklanma dalgasını tetikleyebilirdi[53]. Garibaldi gönüllülerinin Avusturya’ya karşı gayri nizami bir harbe hazırlanması, Osmanlı Devleti açısından yeni bir stratejik tehdit doğurdu. Rusya’nın Balkan Slavlarına yönelik gizli teşebbüslerine karşı zaten hassas bir denge siyaseti izleyen Bâbıâli, bu kez Adriyatik ve Dalmaçya üzerinden gelebilecek ihtilâlci dalga ihtimalini de dikkate almak zorunda kaldı[54]. 1850’lerin ikinci yarısından itibaren Sardinya Devleti’nin Garibaldi meselesi dolayısıyla Dıraç sahillerine asker çıkarabileceğine dair söylentiler, Osmanlı hariciyesinin de dikkatini çekmişti[55]. Bâbıâli’nin aldığı istihbarata göre askerî bir krizin eşiğinde olan ve Adriyatik’te bir çıkış limanı arayan Karadağ ile Garibaldi arasında bir anlaşma yapılması söz konusuydu.
Garibaldi’nin planı, Osmanlı sahillerine çıkarma yaparak Karadağ kuvvetleriyle birleşmek; ardından Dalmaçya kıyıları ile Macaristan’a ulaşıp Avusturya hâkimiyetindeki bölgeleri ayaklandırmak ve bu suretle Venedik’i hedefleyen siyasi projelerini daha elverişli şartlarda hayata geçirmekti. Karşılığında ise Karadağlıların Kotor bölgesini ele geçirmelerine destek vermesi öngörülüyordu[56]. 1861 yılından itibaren İtalya’daki Osmanlı şehbenderlikleri, farklı kaynaklara dayanarak Garibaldicilerin Karadağlılara yardım etmek amacıyla Osmanlı topraklarına ani bir çıkarma düzenleyebileceklerini ve bunu Avusturya’ya karşı başlatılacak daha geniş kapsamlı bir harekâtın başlangıcı olarak tasarladıklarını merkeze rapor ediyordu. Bu haberler İtalyan basınında doğrulanmasa da Osmanlı temsilcilikleri bunları ciddiyetle değerlendirdi[57]. Şehbenderliklerin tavsiyeleri doğrultusunda Dalmaçya kıyıları ile özellikle Avlonya Limanı’na yanaşan gemiler sıkı denetime tabi tutulurken, Akdeniz’den Balkanlara sızabilecek ihtilâlci gönüllüler karşısında Arnavutluk, Hersek ve Bosna’daki askerî gözetim mekanizmalarının güçlendirilmesi de gündeme geldi[58]. Osmanlı Devleti’nin bu hassasiyetinin temelinde yalnızca Garibaldi’nin muhtemel askerî teşebbüsleri değil, Garibaldiciliğin temsil ettiği yeni ihtilâlci savaş anlayışı bulunuyordu. Garibaldi’nin gönüllü birlikleri, asker ile sivil arasındaki geleneksel ayrımı büyük ölçüde ortadan kaldıran silahlı yurttaşlardan oluşuyor; askerî sosyoloji açısından savaşın “popüler” ve “demokratik” biçimini temsil ediyordu[59]. Böyle gönüllülüğe dayanan savaşçı modelinin Balkan halkları arasında kahramanlaştırılmış siyasi bir mite dönüşmesi, Bâbıâli açısından belirli bir askerî harekâttan çok daha büyük bir tehdit, topyekûn bir ayaklanma anlamına gelmekteydi.
1858’den itibaren Osmanlı-Yunan sınırında yoğunlaşan eşkıyalık faaliyetleri ve Atina hükûmetiyle bağlantılı çevrelerin ihtilâlci projeleri gizlice desteklemesi, Bâbıâli’yi sınır bölgelerindeki İtalyan ihtilâl ajanlarının faaliyetlerini daha yakından izlemeye sevk etti. Özellikle Epir ve Teselya’da eşkıyalık ile siyasi ihtilâl ajitasyonunun giderek birbirinden ayırt edilemez hâle gelmesi, Osmanlı yönetiminin güvenlik kaygılarını artırırken, İtalya üzerinden Sırbistan ve Karadağ’a yayılabilecek ihtilâlci hareketlilik de yeni bir tehdit alanı olarak ortaya çıkıyordu. 1860’lara gelindiğinde Bâbıâli’ye bağlı Balkan prenslikleri yalnızca Rus Panslavizmi’nin değil, Risorgimento’nun da etkisi altındaydı. İtalyan birliği mücadelesinden ilham alan Balkan birliği projeleri, Garibaldicilerin bölgede hüsnükabul görmesini kolaylaştırmıştı[60]. Bununla birlikte Belgrad’ın giderek St. Petersburg’un tavsiyelerine daha fazla önem vermesi ve Macarlar ile Sırplar ve Hırvatlar arasındaki siyasi anlaşmazlıklar[61], Garibaldici propagandanın Sırbistan’dan ziyade Yunanistan ile Balkanlardaki Rum toplulukları arasında daha elverişli bir zemin bulmasına yol açtı. 1859’da Belgrad ve Bükreş’te Sardinya Konsolosluklarının açılmasından sonra farklı yollarla bölgeye gelen İtalyan ihtilâlciler Balkanlardaki diplomatik ve siyasi gelişmelere daha doğrudan müdahil olmaya başladılar. Garibaldi ile bağlantılı Macar devrimcilerinin Avusturya’ya yönelik harekâtlarını Sırbistan, Karadağ ve Romanya üzerinden planlamaları, Osmanlı topraklarını da ulusötesi ihtilâl örgütlenmelerinin faaliyet sahası hâline getiriyordu[62]. Aynı dönemde Karadağ’da gözlenen hareketlilik de bu kaygıları beslemekteydi. İtalya’daki gelişmelerin Balkanları doğrudan etkileyebileceğini öngören Osmanlı Hariciyesi, özellikle 1860’taki Sicilya Seferi’nden itibaren Risorgimento’yu daha yakından takip etmeye başladı ve Garibaldici “eşkıyaların” Doğu Akdeniz’de Memâlik-i Mahrûse’nin toprak bütünlüğünü tehdit edebileceği kanaatine vardı[63]. Nitekim İtalyan ihtilâlcilerinin Avusturya ve Fransa’ya karşı yürüttükleri mücadele, yalnızca İtalya’da değil, Balkanlarda da İtalya merkezli yeni bir ihtilâlci cazibe oluşturuyordu. 1859 yazından itibaren İtalya kamuoyunda dolaşan bazı değerlendirmelere göre General Durando gibi nüfuzlu isimler, Osmanlı hâkimiyetindeki Yunan nüfusun ve diğer gayrimüslim toplulukların ihtilâl için uygun bir aşamaya ulaştığını ileri sürmekteydiler. Bu değerlendirmeler diplomatik çevrelerde resmen doğrulanmasa da Risorgimento’nun ideolojik etkisinin Yunanistan’a ve Doğu Akdeniz’e uzanacağı kısa süre içinde anlaşılacaktı[64]. 1862 yılının başlarında Sırbistan ve Karadağ’daki gelişmeler hakkında Fransa Sefareti’ni bilgilendiren Seraskerlik, Garibaldici eşkıyaların Adriyatik kıyılarına bir çıkarma yapabilecekleri ihtimalini de gündeme getirmişti[65].
Garibaldi’nin iş birlikcisi olan Macar ihtilâlci Stefan (István) Türr[66], 1860’ta Avusturya’yla savaş durumunda[67] Dalmaçya, Sırbistan, Hırvatistan ve Macaristan’da topyekûn bir ayaklanmanın harekete geçirilmesine yönelik emir almıştı ve bunun üzerine derhâl güney Slav ihtilâlciler yanında Sırbistan ve Karadağ prensleriyle irtibata geçti[68]. Aslında Garibaldi, Karadağ prensine bir ittifak arayışı için temsilciler göndererek Türr’ü, Balkanlara yönelik projelerinde aracı olarak kullanıyor, Sırbistan ve Karadağ’ı ortak bir amaç etrafında hareket etmeye davet ediyordu. Yunanistan hükûmeti ise Yunan komiteleri arasında popüler olan Garibaldi hareketinin kendisi için bir tehdit hâline gelmeyeceğinden her ne kadar emin olmasa da özellikle 1862’den sonra İyonya adaları konusunda Bâbıâli ile yaşadığı sorunlara müdahil olmaktan ve Arnavutluk ile Epir bölgesinde ayaklanma çıkarmak maksadıyla Garibaldiciler ile gizli diplomasiye geçmekten imtina etmiyordu[69]. 1862’de Garibaldi’nin Dalmaçya’ya çıkarma yapacağı dedikodularının yayıldığı günlerde Türr’ün, Durazzo ve Bar’a çıkarma yaptığı söylentileri dolaşmaya başladı. Karadağ’ın İtalyan ihtilâlcilerin faal olduğu Arnavutluk’a tecavüzü, ardından Sırbistan’ın da Karadağ’a destek çıkmasıyla Balkanlarda, yabancı ihtilâlcilerin yerel ayrılıkçılar üzerindeki etkinliğinin artmasına müsait bir zemin oluştu. Şubat 1863’te Torino’daki Garibaldicilerle yakın olan Macar komitesi, kendilerinin Avusturya’ya karşı mücadelesinde destek vermeleri karşılığında Sırplara Osmanlı’ya karşı yardım teklif etmekteydi. Bu ise aslında Balkanlardaki ihtilâl senaryolarının karmaşık ve uluslar ötesi bir kimlik kazanmaya başladığını göstermektedir[70].
Garibaldi’nin 1860’dan itibaren bir yandan İtalya’nın iç meseleleri ile uğraşırken diğer yandan da Balkan meseleleriyle ilgilendiği görülür. 1861’de Doğu’daki komitelere yetkili olarak atadığı ve Napoli komiteleri ile bağlantılı olan Schineder isimli bir ihtilâlcinin entrikalarından ve onun Bükreş ile bağlantısını kuran aracıların Rusçuk’taki Posta Müdürü Şakir Efendi ile İstanbul’daki Postanede çalışan Çavuş Ali Ağa’yı dahi kullandıklarından haberdar olan Bâbıâli, Garibaldicilerin Osmanlı ülkelerinde yaratabileceği kargaşayı fark etmişlerdi[71]. Garibaldi 1861 yılının son günlerinde Cenova’dan Caprera’ya seyahat ederken yanındaki yaver, Yunanistan’dan sürgüne gönderilmiş olan eski bir suikastçıydı. Bir zamanlar Kral Otto’nun yönetimi altında çalışan bu subay, Garibaldi’nin İtalya meselelerini halleder halletmez, kendisine bağlı fedaileriyle birlikte Osmanlı İmparatorluğu aleyhine harekete geçerek imparatorluğun Akdeniz kıyılarından bazı noktalara çıkarma yapma niyetinde olduğunu bazı Garibaldici Yunanlılara itiraf etmişti. Osmanlı hariciyesi, ayaklanma için bahsi geçen noktanın Teselya olma ihtimâlini yüksek görmekteydi; her ne kadar böyle bir teşebbüs, İtalya’nın iç meselelerinin halledilmesinden sonraya bırakılmış olsa da Osmanlı hariciyesi, önceden gerekli önleyici tedbirlerin alınmasını zorunlu gördü[72]. Aynı günlerde General Medici ve General Cosenz gibi Garibaldi’nin emrindeki bazı generallerin komutası altındaki fedailerin Osmanlı ülkelerini istilaya yönelik projeleri de ifşa edilmişti. İsviçre’deki Garibaldici subaylara, meçhul bir sefer için bir ay içinde Cenova’da bulunmalarının emredilmesi üzerine Garibaldici liderlerin yoğun çalışmaları, Torino’daki Osmanlı elçisinin Dalmaçya üzerinden bir ihtilâl dalgasının hazırlandığı hususunda kuşkularını iyice arttırmıştı[73].
1862 yılı başlarında İtalya’da Devrimci Parti içinde Sultanın egemenliğindeki ülkelere gönüllülerin bir istilaya başlamasını savunan sesler daha gür çıkmaya başladı. Başta General Medici’nin savunduğu bu proje, devrimci parti içinde bu hususta bir anlaşmazlığın çıkması üzerine ötelenmek zorunda kalmıştı. Garibaldi ve Mazzini yanlısı basın, sürekli Osmanlı aleyhine propaganda yapmakta, Avusturya’nın Venedik’ten feragat etmesi karşılığında bazı Osmanlı vilayetlerinin Avusturya’ya gerekirse zorla devredilmesi suretiyle telafi edilmesi gibi projeleri ortaya atmaktaydı[74]. Burada Garibaldicilerin asıl hedefleri Venedik’i ele geçirmek amacıyla Macaristan’da Avusturya’ya karşı bir ayaklanma başlatmak ve bunun için de Osmanlı topraklarından bir bölgeyi istila etmekti. Hatta bazı Garibaldici subayların General Medici’nin emirleri doğrultusunda Osmanlı topraklarının istilasına katılmaya hazır oldukları, Osmanlı Hariciyesinin dikkatinden kaçmamaktaydı. General Medici, bu seferi Prowediomento denilen komiteyle, bir zamanlar Osmanlı’ya sığınıp Osmanlı ordusunda hizmet etmiş Kossuth ve diğer Macar ihtilâlcilerle birlikte gerçekleştirmeye çalışmaktaydı[75]. Bunun üzerine Osmanlı hükûmeti, Adriyatik’teki askerî varlığını takviye yoluna gitti ve bölgeye yeni savaş gemileri gönderdi. İtalya hükûmeti de Bâbıâli’nin Adriyatik’e yeni savaş gemileri göndermesinin nedenini Osmanlı topraklarına yönelik açık bir istila veya çıkarma tehdidi kaygısına bağlamaktaydı. Bununla birlikte Floransa’daki Osmanlı elçisi Rüstem Bey, bu savaş gemilerinin Karadağ ve Sırbistan olayları dolayısıyla bölgede bulunan Ömer Paşa’nın ordusuna asker ve mühimmat takviyesinde bulunmak üzere gönderildiğini ileri sürmüştür. İtalya’da Garibaldicilerin ve diğer komitelerin Osmanlı karşıtı faaliyetlerine karşı tedbir alınmasının olağan karşılanması gerektiğini Rüstem Bey muhataplarına açıkça ifade etti. Yine de Osmanlı topraklarına karşı doğrudan bir saldırı, İtalyan hükûmetinin desteği veya göz yumması olmaksızın pek olası gözükmemekteydi. Rüstem Bey, her ihtimali göz önünde tutarak Adriyatik kıyılarındaki denetimin artırılmasının faydalı olacağını ve Sırbistan, Karadağ ile Yunanistan’daki devrimci komitelerin eş zamanlı bir ayaklanma üzerinde anlaşmak için Paris ve Londra’ya misyonlar gönderdiklerini de Bâbıâli’ye bildirdi[76]. Bu planlara 1848 İhtilâllerinden sonra Osmanlı’ya sığınmış ve Kırım Savaşı’nda da Ruslara karşı Osmanlı yanında savaşmış bazı Macar devrimcilerin de katılmış olmaları, dönemin ulusötesi ve maceraperest politik hareketlerin karakteri göz önüne alındığında, aslında şaşırtıcı değildi. İtalyan hükûmetinin bu yıllarda Roma’ya yürümeyi planlayan Garibaldici devrimci komiteleri ve gönüllüleri İtalya’nın iç meselelerinden ziyade Balkanlarda Avusturyalılara karşı kullanmak için kışkırttığı da bilinen bir husustu[77].
Garibaldi’nin politik eğilimleri ve faaliyetleri de Bâbıâli’nin önem verdiği bir konuydu. Osmanlı diplomatlarının Garibaldi’nin İtalya’daki her seyahatini, her hareketini izlemek için özel mesai harcadıkları görülür. İtalya’daki Demokratik Partinin diğer bütün ülkelerdeki devrimci partilerle bağının olduğunu hatırlatan Rüstem Bey, İtalyan bakan Ratazzi’nin Osmanlı topraklarına yönelik bir saldırıya izin vermeyeceklerine ilişkin verdiği güvencelere şüpheyle yaklaştığını da her fırsatta dile getirmekteydi. Hatta İtalyan hükûmeti, Garibaldi’nin kendisinin böyle bir projesinin olmadığını düşünmekteydi. Ancak Rüstem Bey’e göre, İtalyan nazır iyi niyetli olsa dahi onun konumu son derece zayıf ve belirsizdi. Üstelik asıl sorun, Garibaldi’nin kamuoyuna verdiği beyanatın, Ratazzi’nin taahhütlerini sürekli yalanlamasıydı[78].
İtalyan ihtilâl liderinin 1862 baharında hükûmete karşı ayaklanan ihtilâlcilerle birleşmek için Yunanistan’a gideceğine ilişkin haberler[79], Bâbıâli’yi özellikle tedirgin ediyordu. Atina’daki Osmanlı elçisi Fotiades Bey, Garibaldi’nin saldırısına karşı tedbirler alınması hususunda Yunan hükûmetiyle anlaşmış olmakla birlikte, hükûmetin mevcut zayıflığı dikkate alındığında, alacağı tedbirlerin yeterli olacağı şüpheliydi ve mesele belli bir noktaya evrildiğinde, imparatorluk sahillerinin Garibaldicilerden korunması hususunda Âli Paşa’nın “bilgeliğine sığınmaktaydı”. Fotiades Bey, bu anlamda Pire civarında sürekli olarak bir geminin devriye gezmesini istemekteydi[80]. Atina’dan gelen haberlere göre Garibaldi’nin tek hedefi Yunanistan’da devrim adı altında bir hükûmet darbesi yapmak değildi; aynı zamanda Osmanlı hükûmetine karşı bir ayaklanma başlatmaktı. Bâbıâli’nin edindiği bilgilere göre Torino’daki Yunan diplomatlar, Garibaldicilerin Yunanistan’a sızmasını engellemek için İtalyan hükûmeti nezdinde girişimde bulunmaktaydı. İtalyan hükûmeti ise Garibaldicilerin gönüllü kayıtlarının takip edildiği ve gönüllülerin Yunanistan’a gitmesinin engellenmesi için gereken tedbirlerin alınacağını taahhüt etmekteydi. İtalya Hariciye Nezareti, Mora’da Naflion’daki ayaklanma dolayısıyla üzüntülerini bildirdiği gibi, bu ayaklanmanın Yunan hükûmetine yönelmesini de güya hayretle karşılamaktaydı. İtalyan hükûmetine ulaşan haberlere göre, bu ayaklanmanın Osmanlı uyruklarını isyan ettirme amacı taşıdığına inanmak için sebepler vardı. Fotiades Bey’e göre, bütün bunlara karşın henüz şimdiye kadar Garibaldi’nin projesini hayata geçirmesini engellemeye ilişkin yeterli tedbir alınmamıştı[81]. Garibaldi’nin Yunan ve Osmanlı hükûmetlerine karşı eşgüdümlü bir ayaklanma projesi 1862’de, ötelenmiş olmasına karşın Garibaldicilerin 1861’den itibaren İtalyan ordusuna kabul edilmesiyle[82], bir kısmı başıboş kalabilecek maceraperest ihtilâlcilerin gruplar hâlinde Adriyatik ve İyon denizinin karşı kıyısına geçebileceğinden dolayı Bâbıâli’nin endişelenmesi için yeterli gerekçesi vardı. İtalyan devrimcinin Yunanistan’daki isyana yönelik destek mesajlarının yanına Osmanlı’yı da iliştirmesine karşı Âli Paşa, Bâbıâli’nin ihtilâlci hareketlerin tamamına karşı gereken önlemlerin alınması konusunda sınır vilayetlerindeki otoritelere hangi durumlarda nasıl hareket edeceklerine ilişkin talimatların gönderildiğini vurguladı. Fotiades’in isteği doğrultusunda Pire limanına bir vapurun gönderilmesi emri de verilmişti[83]. Bu endişelere karşın General Durando, İtalya hükûmetinin böyle bir projeyi doğrudan veya dolaylı olarak desteklemeyeceğini taahhüt etmekteydi[84]. Diğer yandan yaşlı devrimcinin hasta olduğu gerekçesiyle zaten gerçekçilikten uzak olduğu görülen bu tür saldırı projelerinin ertelendiği yahut iptal edildiğine ilişkin Osmanlı hariciyesine verilen taahhütler, Bâbıâli nezdinde pek de inandırıcı bulunmayacaktır. Çünkü Rüstem Bey, Garibaldi’nin Yunanistan ve Osmanlı’ya saldırı projesinin hâlâ tamamen rafa kaldırılmadığını düşünmekteydi. Üstelik İngiliz hariciye kanallarından sık sık gelen istihbarat da Garibaldicilerin Yunanistan’daki devrim sürecini desteklemek ve Osmanlı topraklarında ayaklanmalar çıkarmak niyetiyle saldırı projelerine ilişkin hazırlıklar yapıldığını doğrulamaktaydı. Bu arada Rüstem Bey, İtalyan hükûmetine, taahhütlerini uygulamaları yönünde baskı yapmaya devam etti ve İtalya’daki Britanya elçisi James Hudson’un desteğini elde etti. Diğer yandan Bâbıâli’ye de bazı tedbirler almak; Hersek’teki isyanı bir an önce bastırıp sükûneti sağlamak gerektiğini bildirdi. Nitekim Balkanlarda sükûnetin sağlanması, isyanın gerekçelerini ortadan kaldıracağından İtalya’daki devrimci mahfillerin projelerini de boşa çıkaracak önemli bir adım olurdu[85].
Diğer yandan Arnavutluk meselesi, bu yıllarda İtalya’da Garibaldiciler ile iş birliği hâlinde çalışan Yunan-Slav komitelerinin gündemlerinden birini oluşturmaktaydı. Bâbıâli’nin Napoli şehbenderliğinden gelen haberler, 1862 başında Arnavutluk’u hedef alan ve Napoli’de faaliyet gösteren Yunan-Slav komitesi öncülüğünde bir devrimci entrika planladığını açıkça ortaya koymaktaydı. Arnavutluk’a bir sefer hazırlığı yapan Napoli’deki Yunan-Slav komitesi, Sieur Constaino Lombardi isimli, uzun yıllar önce Kefalonya’dan göç etmiş zengin bir Venedikli tarafından finanse edilmekteydi. Komite, İtalya’nın Kalabriya, Basilicata ve Pouilles bölgelerindeki Yunan-Arnavut kolonilerine, 1862 baharında Arnavutluk ve Makedonya’da bir ayaklanma çıkarmak için para ve gönüllü talep eden bildiriler dağıtmaktaydı. Özellikle bu, Garibaldi’nin seferini takip eden Napolili Yunan ve Arnavutlara gönderilmişti. Napoli şehbenderinin gönderdiği rapordan, İtalya’daki Yunan ve Arnavut komitesinin Garibaldiciler ile iş birliği hâlinde çalıştıkları anlaşılmaktadır. Bu komitenin teşvikiyle Piomenteli üç mühendis subay bulunup tüccar kılığında Makedonya ve Arnavutluk’taki yolların durumunu incelemek için gönderilmiş, ayaklanmanın merkezi ise Manastır olarak seçilmişti. Bâbıâli’ye ulaşan bilgilere göre Yunan-Slav komitesinin General Wetter’in idaresindeki Macar Komitesi ile artık ilişkisi yoktu. Macar General György Klapka, 1861 ilkbaharında İstanbul’dan dönüşünde o sırada tasarlanan bir ayaklanmayı örgütlemek konusunda Macar komitesi ile anlaşamamıştı. Öyle anlaşılıyor ki İtalya’daki Macar komitesi[86] ile Yunan-Slav komitesinin bir dönem Balkan ayaklanması konusunda irtibatları söz konusuydu. İtalyanca ve Yunanca kaleme alınmış olan bildirinin bir nüshası, Bâbıâli’ye Napoli’den gönderildi[87].
Napoli’de Garibaldiciler ile yakın ilişkisi bulunan Yunan-Slav Komitesi hakkında soruşturma yapan Osmanlı hariciyesi, Arnavutluk kıyılarına İtalya’dan esecek bir ihtilâl rüzgarına karşı Bâbıâli’yi önleyici tedbirler almaya sevk etti. Bu ise komitenin uyanmasına yol açmış, Napoli’deki Osmanlı temsilcisinin komitenin kumpas planlarıyla ilgili detaylı bilgiler edinmesinin de önüne geçmişti. Buna karşın komite, bazı casuslarını ihtilâlde kullanılmak üzere savaşçı devşirmek göreviyle Kalabriya bölgesine göndermiştir. Diğer yandan komitenin böyle bir teşebbüs için gerekli miktarda parası olmadığı da Napoli’deki Osmanlı diplomatı Blacque Bey tarafından bilinmekteydi. Londra, Manchester ve Liverpool’daki Yunan tüccarın “vatanperverliğine” başvuran komitenin onlardan ret yanıtı alması, cesaretini kırdı. 9 Mart’ta Cenova’da bütün komitelerin katıldığı bir toplantı düzenlemeyi ümit etmekte olan hareketin liderlerinin, Mazzini’nin başkanlığında bir üst komite oluşturdukları ve yeni bir saldırı tasarladıkları anlaşılıyordu. Dolayısıyla İtalya’daki Yunan-Slav komitelerinin, Garibaldi yanında Mazzini’yi de Balkan ve Yunan meselelerinde birlikte hareket etmeye çağırdıkları görülmekteydi; İtalyan devrimci lider de buna fazlasıyla hevesliydi. Blacque Bey, Calabus ve Poullie’deki Arnavut kolonilerinde, Osmanlı’nın Adriyatik kıyılarını hedefleyen böyle bir saldırıyı üstlenebilecek ölçüde bir cesaretinin olup olmadığından emin değildi. Zira YunanSlav komitesinin yayınladığı beyannameler, İtalya’daki Arnavutlar üzerinde bir heyecan uyandırmamaktaydı. Osmanlı şehbenderinin Arnavut kolonilerinin yaşadığı mahallerden edindiği haberler, bu insanların savaşçı hırsların avı olmaktan uzak olduklarını doğrulamaktaydı[88]. Anlaşılan o ki İtalya’da Balkan politikaları konusunda Garibaldiciler ile ortak hareket etmeye çalışan Yunan-Slav komiteleri, yarımadadaki Arnavutları da Adriyatik ötesi ihtilâlci saldırıya ikna etmeye çalışmalarına rağmen, bunda pek de başarılı olamıyorlardı. Napoli merkezli bir Yunan-Arnavut komitesinin Arnavutluk’ta ayaklanma çıkarmak için örgütlendiği haberleri ve komitenin yayınladığı beyanname Yunanistan’da bir sansasyon yarattı. Atina’daki İtalyan elçi Kont Mamiani’ye göre ise İtalya’daki son savaşta rol almış gönüllülerin kurduğu bu örgütün Osmanlı’yı hedef alan gizli bağlantıları yoktu; aksine bu gönüllülerden bazı subayların Balkanlardaki faaliyetleri, Avusturya’ya karşı bir harekât için Macaristan’a destek amacı taşıyordu[89]. Sorunu doğrudan Avusturya ile ilişkilendiren İtalyan hükûmeti, yarımadada Osmanlı karşıtı faaliyet gösteren gizli komitelerin varlığının üstünü örtmeye çalışıyordu. Buna karşın Avusturya’ya yönelik olası bir Garibaldici çıkarmasının öncelikle Hersek ve Karadağ başta olmak üzere Osmanlı topraklarını etkilemesi ise kaçınılmaz gibi görünüyordu[90].
Atina’da diplomatik mahfillerde Yunan-İtalyan komitelerinin bu dönemdeki faaliyetleriyle ilgili dolaşan haberlere bakılırsa İtalya kralının hususi sekreteri olan ve bir süredir Atina’da bulunan Benza isimli bir İtalyan’ın söylem ve tutumu, Yunan hükûmeti nezdindeki gizli görevi, Atina’daki Osmanlı elçiliğinin şüphelenmesine neden olmuştu. Benza, Naflion’daki isyancılar ile Garibaldiciler arasında sağlanan uzlaşma konusunda hükûmetin şüphelerini gidermek maksadıyla gelmiş olan Garibaldi Komitesi’nin bir mensubuydu. Osmanlı açısından önemli olan husus onun diğer bir amacıydı: Teselya ve Epir’deki Hristiyan tebaanın ayaklanmasına yönelik müşterek bir amaç birliği zemini oluşturmak maksadıyla Kral Otto’nun bakanları ile gizli bir müzakereye girişmek. Atina’daki İtalyan diplomatik misyonu, Osmanlı elçisinin bu yöndeki tahkikatının aksine bilgi vermiş olmakla birlikte, Garibaldiciler ile Yunan komiteciler arasındaki bazı gizli görüşmelerin İtalyan hükûmetinin bilgisi dâhilinde yürütüldüğüne ilişkin haberlerin ciddiye alınması gerekmekteydi. Gelen haberlere göre ülkesinin askerî organizasyonu, ulusal güvenliği ve kalkınması konusundaki iyi niyetleri münasebetiyle Kral, General Garibaldi’ye teşekkürlerini dahi ilettiği gibi, Yunan bakanlar, Garibaldi’ye yönelik ortak bir mektup dahi kaleme almışlardı. Bu zat daha sonra İstanbul’daki Yunan-İtalyan komitesi ile anlaşmak için Osmanlı topraklarına geçmiştir. Osmanlı elçisi Fotiades Efendi’nin uyardığına göre İstanbul’da bazı kumpaslar olabilirdi; mevcut Yunan hükûmeti ile İstanbul Rumları arasında gönüllü kaydı hususunda bir uzlaşma olması muhtemeldi[91]. Bâbıâli, Yunanistan’daki Garibaldici ajanların Osmanlı aleyhine faaliyetlerini engelleyebilmek yolunda Atina hükûmetine İngiliz diplomasisi aracılığıyla da baskı yapmayı denedi. İtalya’daki Osmanlı temsilcilikleri de bu dönemde, İtalyan ihtilâl komiteleri mensuplarının ve onların iş birlikçisi bazı Macar ihtilâlcilerin pasaportlarına Osmanlı topraklarına geçiş vizesi vermemeleri konusunda da uyarıldı. Diğer yandan Bâbıâli’nin kendi makamlarına gönderdiği emirler doğrultusunda İtalyan ihtilâlcilerin Osmanlı limanları ve sahillerinden geçişi engellendi; Karadağ iskelelerinden de reddedilmeleri durumunda bu şahısları taşıyan gemiler, geri dönmek zorunda kalacaklardı. Aynı şekilde Malta, İyonya adaları ve Yunanistan’daki Osmanlı konsoloslukları da şüpheli kategorisindekilere vize vermemek konusunda dikkatli davranmaya zorlandılar zira Garibaldici Macarların ve İtalya’daki Panslavist örgütlerin bu dönemde Balkanlara geçmek istedikleri bilinmekteydi. Osmanlı hariciyesi, sıkı tedbirler yoluyla İtalya’dan Osmanlı topraklarına ihtilâlci sızmaları engellemeyi kısmen başarabilmişti.
Sonuç
31 Temmuz 1862’deDiritto gazetesinde Garibaldi imzasıyla yayımlanan ve Osmanlı tabiiyetindeki Slavları meşrû hükümdarlarına karşı topyekûn ayaklanmaya çağıran, ayrıca Sırbistan ile Karadağ’a İtalya’dan destek ve iş birliği vaat eden beyanname, Osmanlı diplomasisini derhâl harekete geçirdi[92]. Floransa sefiri Rüstem Bey, söz konusu metni “dost ve müttefik bir devlete karşı açık bir saldırı” olarak nitelendirerek gazetenin toplatılması için hukuki girişimlerde bulundu. Ona göre Kırım Harbi’nden beri müttefik kabul edilen bir devlete yönelik böylesine açık bir ihtilâl çağrısının cezasız bırakılması, yalnızca Garibaldi’nin hukukun sınırlarını aşması değil, aynı zamanda İtalyan hükûmetinin kayıtsızlığı anlamına da geliyordu. Başbakan Rattazzi, elçiyi adli makamlar nezdinde resmî girişimde bulunmaya yönlendirirken, General Durando hükûmetin gelişmeleri yakından takip ettiğini belirterek diplomatik gerilimi düşürmeye çalıştı. Rüstem Bey, İtalyan hukukunun Garibaldici yayınlar karşısında etkili bir yaptırım uygulanmasına elverişli olmadığı kanaatindeydi[93]. Nitekim İtalyan hukukçu ve politikacı Luigi Amedeo Melegari de, söz konusu beyannamenin mevcut basın mevzuatı çerçevesinde cezalandırılmasının hukuki bakımdan son derece güç olduğunu, açılacak bir davanın ise “büyük bir gürültü kopararak” gazeteyi daha da görünür kılmaktan başka bir sonuç doğurmayacağını düşünüyordu[94]. Bu şartlar altında Osmanlı Hariciyesi, meselenin hukuki yollarla çözülemeyeceğini kısa sürede kavrayarak diplomatik ve siyasi baskıyı artırmayı tercih edecekti. Rüstem Bey, General Durando’ya İtalya’nın Osmanlı İmparatorluğu’nun toprak bütünlüğünü garanti eden devletlerden biri olduğunu hatırlatarak Garibaldici propagandanın engellenmesini talep etti. Ayrıca İtalyan Ceza Kanunu’nun 174. maddesine dayanarak dost bir devlete karşı isyana teşvik suçunun cezalandırılması gerektiğini savundu[95]. Âli Paşa ise İtalya’dan yalnızca bu tür yayınlara karşı tedbir alınmasını değil, Garibaldicilerle bağlantılı gönüllülerin, özellikle de Macar ihtilâlcilerinin Osmanlı topraklarına yönelik geçişlerinin de önlenmesini beklediğini, bu teşebbüslerin Bâbıâli tarafından engelleneceğini açıkça beyan etti[96].
Ancak Osmanlı diplomasisinin bütün teşebbüslerine rağmen, 1860’ların ilerleyen yıllarında Akdeniz üzerinden Osmanlı topraklarına gönüllü ihtilâlci akışı engellenemedi. Nitekim 1866’da başlayan Girit İsyanı, 19. yüzyılın ikinci yarısındaki uluslararası ve ulusötesi ihtilâl hareketlerini incelemek bakımından adeta bir laboratuvar işlevi görecekti. Avrupa’nın farklı ülkelerinden gelen gönüllüler ya doğrudan adaya ulaştı ya da bu amaçla Balkanlar üzerinden harekete geçti. Bunların bir kısmı Avrupa ordularından ayrılmış profesyonel subay ve askerlerden, bir kısmı ise paramiliter komitelerde yetişmiş; liberal milliyetçilikten erken sosyalizme uzanan farklı ideolojik çevrelerden gelen hatta bazıları 1848 sonrasında Osmanlı ordusunda görev yapmış maceraperest ihtilâl ajanlarından oluşuyordu. Bununla birlikte, sahada belirleyici olan unsur ideolojik aidiyetlerden ziyade askerî gönüllülük kültürü ve ihtilâlcilik kültüydü. Girit İsyanı boyunca Osmanlı Hariciyesi’nin önceliklerinden biri, İtalya’da faaliyet gösteren Garibaldici komitelerin gönüllü toplama, silah ve mühimmatı sevkiyatı faaliyetlerini engellemek olacaktı[97]. Her ne kadar Garibaldi’nin bizzat adaya geleceği yönündeki beklentiler uzun süre kamuoyunu meşgul edecek olsa da, Yunan davasına duyduğu sempatiye rağmen Garibaldi, Osmanlı Devleti’ne karşı doğrudan bir teşebbüste bulunmaktan kaçınacak; hatta isyana katılmak üzere Yunanistan’a giden oğlu Ricciotti’ye, İtalya’ya derhâl dönmesini emreden sert bir mektup gönderecekti. Aynı dönemde İtalyan hükûmeti de Osmanlı diplomasisinin girişimlerini dikkate alarak gönüllü hareketine açık destek vermekten kaçınmaya kaçınacaktı[98].
Bütün bu gelişmeler sırasında Osmanlı Hariciyesi, Avrupa ve Balkanlarda Garibaldi ve Garibaldicilikle bağlantılı ihtilâl komitelerini yakından izlemeyi sürdürdü. Bu takip faaliyetleri yalnızca Bâbıâli’nin sınırlara yönelik güvenlik politikalarını değil, sınır ötesi yürüttüğü siyasi istihbarat kapasitesini de önemli ölçüde geliştirdi. Görünen o ki Fuad ve Âli Paşalar, özellikle İtalya başta olmak üzere Avrupa’daki ihtilâlci çevrelerden sağlanan bilgiler sayesinde etkin bir politik istihbarat ağı oluşturmayı başarmışlardı[99].
Garibaldicilik, Osmanlı İmparatorluğu’nda etkili olan ulusötesi ihtilâlci hareketlerin en önemli bileşenlerinden biri olarak yalnızca Balkan milliyetçiliğinin dönüşümünü etkilemekle kalmamış; aynı zamanda daha sonraki siyasi ve ideolojik hareketlerin benimsediği paramiliter ve komitacı örgütlenme modellerinin şekillenmesinde de dikkate değer bir ilham kaynağı olmuştur. Kırım Savaşı’nın ardından liberal milliyetçi fikirlerin Balkanlara taşınmasında katalizör işlevi gören bu hareket, Mazzini çizgisindeki Genç Avrupa düşüncesinin ideolojik kodlarını da bölgeye aktarmıştır. Ne var ki Bâbıâli’nin karşı karşıya kaldığı ulusötesi ihtilâlci ağlar yalnızca Osmanlı coğrafyasını hedef almıyordu. 1860’larda Alexander Herzen önderliğindeki Çarlık karşıtı Rus devrimcilerin Mazzini ve Garibaldi ile kurdukları yakın ilişkiler, Herzen hizbini Doğu Avrupa’daki Slav ve Batı Avrupa’daki İtalyan ihtilâlciler arasında önemli bir irtibat noktasına dönüştürmüş; bu durum Rusya Hariciyesini de Balkanlardaki liberal milliyetçi hareketleri yakından izlemeye ve yönlendirmeye sevk etmiştir. 1862 yılında Mikhail Bakunin Rusya, Polonya ve Slav dünyasının ötesine taşan genel bir Avrupa ihtilâli tasarlarken Bulgarları ve Ermenileri de bu projeye dâhil etmeye çalışmış, İstanbul’daki Garibaldici İtalyan ihtilâlci çevreleriyle de temas kurmuştur. Her ne kadar bu girişim başarısızlıkla sonuçlansa da İtalyan ve Slav ihtilâlcileri arasında kurulmaya çalışılan iş birliği, Osmanlı Devleti’ni de Romanov ve Habsburg monarşileriyle birlikte ulusötesi devrimci ağların hedeflerinden biri hâline getirmiştir[100]. Bâbıâli, Akdeniz havzasından Osmanlı topraklarına uzanan çok uluslu ihtilâlci örgütlenmeleri yalnızca sınır güvenliği meselesi olarak değerlendirmemiş, İtalya başta olmak üzere Avrupa’daki faaliyetlerini yakından takip ederek diplomatik girişimler ve istihbarat faaliyetleri yoluyla gönüllü hareketlerini kaynağında sınırlandırmaya çalışmıştır. Bu bakımdan Garibaldicilik, yalnızca Risorgimento tarihinin bir parçası değil, Osmanlı Balkanlarındaki ulusötesi ihtilâl ağlarını, Bâbıâli’nin asayiş politikalarını ve modern komitacı siyaset kültürünün gelişimini birlikte açıklamaya imkân veren tarihsel dinamiklerden biri olarak değerlendirilmelidir.
EKLER
Ek 1: Yunan komitelerinin Balkanlarda dağıttıkları Garibaldi Marşı.
Ek 2: Napoli Şehbenderi Blacque Bey’in Âli Paşa’ya gönderdiği ve Osmanlı Balkanlarında bir ayaklanma çağrısı içeren ihtilâl komitelerinin beyannâmesi.
Ek 3: Girit isyanına katılan bir Garibaldi gönüllüsünün fotoğrafı (BOA.İ. MTZ.GR. 10/247).

