Giriş
Devletlerin, büyük çatışmalara girmelerinin akabinde en çok karşılaştıkları sorunların başında esir meselesi gelmektedir. Birinci Dünya Harbi sonrasında hem doğuda hem batıda olmak üzere çok sayıda savaş esiri bulunmaktaydı. Bu sebeple, bu esirlerin kamplara nakledilmeleri gündeme gelmiştir. Türk esirlerin Rusya’daki kamplara götürülmeleri sırasında karşılaştıkları soğuk iklim, en çok zorlandıkları konuların başında geliyordu[1] . Birinci Dünya Harbi sırasında esir düşen Türklerin, memleketlerine dönüş yolculuğu ise Millî Mücadele yıllarına rastlamaktadır. Bu noktada, Yunan Hükûmeti, Birinci Dünya Harbi sırasında esir düşmüş olan Türklerin, vatanlarına dönmemeleri için her türlü çabayı sarf etmiştir. Ancak bu konuyla ilgili, İngiliz Hükûmeti ile çok yakın diyalog geliştiren Yunan yetkililer, istediklerini elde edememişlerdir[2] . Türk esirlerin vatanlarına geri dönmeleri uzun yıllara yayılmıştır. Bu dönemde, savaş esirlerine nasıl davranılması gerektiği ve esirlerin iadesi gibi konular ön plana çıkmaya başlamıştı. Dönemin büyük güçleri, uluslararası diplomaside etkin olabilmek kaygısıyla bu konular üzerinde yoğunlaşmışlardır. Ayrıca Japonya, uluslararası topluma kendisini kanıtlayabilmek için insani yardım süreçlerine dâhil olmaya çalışmaktaydı. Rus-Japon Savaşı ile Birinci Dünya Harbi akabinde, esirlere yardım konusunda sorumluluk üstlenmeyi amaç edinmişti[3] . Bu kapsamda, Yunanistan’ın Anadolu işgali sırasında, Sibirya’dan yola çıkan ve Türk esirlerini taşıyan Heimei Maru adındaki Japon gemisinin Türk karasularına yaklaştığı bir mevkide Yunanlılar tarafından alıkonulması, Japonya, dönemin galip devletleri ve uluslararası kurumların üzerinde yoğunlaştıkları bir mesele hâline gelmiştir.
Bu çalışmada, Heimei Maru esir gemisinde bulunan esir Türklerin, Yunanlıların elinden nasıl kurtarıldıkları araştırılmaktadır. Esirlerin kurtarılması için devletlerin nasıl bir politika izledikleri ve o dönemdeki diplomatik çabalar net bir şekilde ortaya konulmaya çalışılmıştır. Japonya, Osmanlı Devleti, Yunanistan, İtalya, İngiltere, Uluslararası Kızılhaç Komitesi, Milletler Cemiyeti gibi birçok aktörün gemi hakkındaki görüşlerini içeren bu makale, o dönemdeki devletlerin siyasi bakış açılarını göstermesi açısından da önem arz etmektedir. Çalışmanın sonuçları, devletlerin insani durumlar söz konusu olduğunda, nasıl bir politika takip ettiklerini anlamak bakımından önemli veriler sunmaktadır. Ayrıca, dönem itibarıyla Milletler Cemiyeti gibi yeni bir uluslararası örgütün insani meseleler konusundaki diplomatik çabaları bu noktada önemli bir yer tutmaktadır. Milletler Cemiyeti bünyesinde görev yapan kişilerin, yaşanan problemleri ne şekilde çözmeye çalıştıkları bir başka önemli konu olarak karşımıza çıkmaktadır. Çalışma kapsamında, öncelikle Birinci Dünya Harbi sonrasında ortaya çıkan esir meselesi incelenmiştir. Akabinde, Türk İstiklal Harbi sırasında ve sonrasında, esirlerin mübadelesi hususu ele alınmıştır. Son olarak, Heimei Maru gemisinin tarihî arka planına yer verilerek, geminin kurtarılması sırasında yaşanan gelişmeler ve diplomatik çabalar üzerinde durulmuştur. Böylece, Nisan 1921’de Yunanlılar tarafından ele geçirilen Heimei Maru gemisindeki esirlerin, Haziran 1922’de serbest bırakılmalarına kadar geçen sürede, neler yaşadıkları bütün detayları ile irdelenmiştir.
Birinci Dünya Harbi’nde Türk Esirleri
Birinci Dünya Harbi sonunda Rusya, Almanya, Avusturya-Macaristan ve Osmanlı İmparatorlukları yıkılmıştır. Harbin sonunda büyük güçler, bozulan uluslararası güç dengesinin yeniden tesisi için barışçıl ilişkiler kurulması gerektiği konusunda hemfikirdiler. Bu kapsamda, ihdas edilen Milletler Cemiyeti aracılığıyla, uluslararası güvenliğin korunacağına olan inanç artmıştı[4] . Birinci Dünya Harbi sonucunda Osmanlı Devleti, ciddi kayıplar vermiştir. Genelkurmay Başkanlığı’nın resmî kayıtlarına göre, Osmanlı Devleti, Birinci Dünya Harbi’nde 2.608.000 asker görevlendirmiş, yaklaşık 2.285.000 kayıp vermiştir[5] . Bu kayıpların 1.560.000’ini hasta, esir ve kayıp durumundakiler oluşturmuştur[6] . Ruslar, Kafkasya, Romanya ve Galiçya cephelerinde esir aldıkları Türkleri önce Kars ve Sarıkamış bölgelerine, ardından Rusya’ya sevk etmişlerdir. Esirler, nakledildikleri kamplara götürülürken maruz kaldıkları şiddet ve soğuk nedeniyle çeşitli zorluklar yaşamışlardır[7] . Türk esirler, Azerbaycan’daki en büyük kamp olan Nargin Adası’nda tutulmaktaydılar[8] . Nargin’deki Türk esirlerinin durumu oldukça kötüydü. Kampta ölenlerin sayısı o kadar fazlaydı ki cesetler toplu mezarlara gömülüyordu[9] . Moskova’daki esir kampında tutulan Türk esir Halil Ataman, 29 Eylül 1916 tarihinde, yedek subay olarak kendisine verilen 50 ruble ile açlık sınırında olduğunu belirtmekteydi[10].
Osmanlı Devleti, Rusya’daki esir Türkler ile iletişimi kesmemiş ve onlara maddi ve manevi her türlü yardımı Hilâl-i Ahmer Cemiyeti aracılığıyla sağlamaya çalışmıştır[11]. Rusya’nın Birinci Dünya Harbi esnasında esir ettikleri arasında, daha sonra Heimei Maru adlı Japon gemisine binecek olan esir Türkler de vardı. Rusya’da esir olan bu Türkler, zorlu kış şartları karşısında hayatta kalmayı başarmışlardı. Bu gemi, yolculuk esnasında karşılaştığı tüm güçlüklere rağmen, ağır koşullar altındaki Türk esirlerin anavatanlarına ulaşmasında büyük bir katkı sağlamış ve Türk esirlerin kurtarılmasında önemli bir sembol hâline gelmiştir.
Türk İstiklal Harbi’nde Esir Meselesi
Heimei Maru Japon Gemisi’ndeki esir Türkler konusunu detaylandırmadan önce, konuyla yakından ilgili olan Türk İstiklal Harbi’ndeki esir meselesinin taraflar arasında nasıl ele alındığını belirlemek elzemdir. Yunan ordusu, 1921 yılında Anadolu’da gerçekleştirdiği operasyonlarda başarısız olmuştur[12]. Türk ordusunun 26 Ağustos 1922’de Afyon üzerinden başlattığı taarruz harekâtı, 30 Ağustos 1922’de Adatepe bölgesindeki çatışmalarla sona ermiş ve Başkomutan(lık) Meydan Savaşı, Yunan ordusunun Anadolu topraklarındaki kesin yenilgisine yol açmıştır[13]. İki güç arasında savaş devam ettiği sırada, karşılıklı esir almalar yoğun bir şekilde gerçekleşmekteydi. Millî Mücadele sırasında Müdafaa-i Millîye Vekâleti, esirlerin her türlü sorunu ile ilgilenmekteydi[14]. Türk ordusunun kesin galibiyeti sonrası, Yunanlılar Anadolu’dan geri çekilme telaşına kapılmışlardır. Bu kapsamda, 14 Eylül-20 Ekim 1922 tarihleri arasında Anadolu topraklarından geri çekilen Yunan askerlerinin sayısı, 262.587 idi. Bu tarihler arasında, Yunan savaş esirlerinin sayısı 75.000 civarındaydı[15].
Heimei Maru gemisindeki Türk esirlerin durumlarını incelemeye geçmeden önce, Yunanlıların elinde esir olan Türklerin hangi şartlar altında yaşadıklarını belirlemek gerekmektedir. Bu çerçevede, M. R. Schatzmann’ın Yunanistan’a gidip, Türk esirlerin durumunu ortaya koyan raporu, büyük önem arz etmektedir. Türk İstiklal Harbi’nin devam ettiği bir dönemde, Uluslararası Kızılhaç Komitesi’nin görevlendirdiği M. R. Schatzmann, Yunanistan’daki Türk esir kamplarında inceleme yapmak amacıyla Ocak 1922’de Atina’ya gitmiştir. Yunanlıların kontrolünde olan esir kampları Atina, Larissa, Girit, Lefkada, Selânik ve İzmir gibi çeşitli bölgelere yayılmışlardı[16]. Schatzmann, 13 Ocak 1922’de Lefkada’daki esir kampını ziyaret eder. Kampta, Albay Georges Mauthos’un komutasında 228 Türk subayı, 68 Türk askeri ve birkaç Türk sivil esir bulunmaktaydı. Esir kampındaki mahkûmlar, Yunan askerlerinin şiddetine maruz kalmaktaydılar[17]. Ziyaret edilen kamplarda genel olarak, yiyecek, giyecek, barınma ve tedavi olma gibi temel ihtiyaçlar konusunda yetersizlikler görülmekteydi. Schatzmann’ın raporunda dikkat çeken bir başka unsur ise, Yunanistan’ın esir kamplarındaki sivil nüfusun yoğunlukta olmasıdır[18]. Schatzmann, hazırladığı raporun sonlarına doğru esir kamplarında bulunan sivillere askerî üniforma giydirilerek, savaş esiri olarak kabul edildikleri gerçeğini, esirler ile yapılan röportajlar sayesinde ortaya çıkardığını ifade etmiştir[19].
Türk İstiklal Harbi sonunda, her iki tarafın elinde önemli sayıda esir bulunmaktaydı[20]. Lozan Konferansı, 11 Kasım 1922-24 Temmuz 1923 tarihleri arasında gerçekleşmiş ve savaş esirleri meselesi ilk defa 1 Aralık 1922 tarihindeki oturumda gündeme gelmiştir. Lozan Konferansı’nda Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin görevlendirdiği delegasyonun Başkanı İsmet İnönü, Türk İstiklal Harbi’nin Yunanistan topraklarında cereyan etmediği için, Türk tarafının elinde sivil Yunan esirinin olmadığını belirtmiştir. Bunun yanı sıra, İsmet İnönü konuşmasının devamında, Yunan askerlerinin sivil Türkleri, esir olarak Yunanistan’a götürdüklerini ifade etmiştir[21]. İsmet İnönü, 3 Mayıs 1923’te Yunan Delegasyonu Başkanı Venizelos’a yazdığı mektupta, Yunanistan’a dönen Yunan esirlerinin kötü muamele gerekçesiyle yaptıkları şikâyetlerin haklı olmadığını ve yaralı esirlerin Yunanistan’a geri gönderilmesi ilkesinin benimsendiğini belirtmiştir[22].
Türk-Yunan esir mübadelesi konusu, 12 Haziran 1923 tarihli Milletler Cemiyeti arşiv belgesine şu şekilde yansımıştır; Türk-Yunan Esir Değişimi Komisyonu Başkanı Albay Wildbolz’a göre, Türk-Yunan askerî yetkililer, ellerinde bulunan 9.748 savaş esirini karşılıklı olarak serbest bırakmayı kabul etmişlerdir. Ayrıca, 329 Türk ve Yunan subayı, iki tarafın mutabık kalması sonucunda mübadele edilecekti. Sivil esirlere bakılacak olunursa, Yunanistan’ın elinde bulunan 9.601 sivil esir ile Türk yetkililerin elinde olan 2.040 sivil esirin karşılıklı olarak serbest bırakılması kararlaştırılmıştı[23]. Türk-Yunan esir mübadelesi, Lozan Konferansı’nda önemli bir diplomatik mesele olarak ele alınmış ve karşılıklı olarak esirlerin serbest bırakılması kararlaştırılmıştır. Bu bağlamda, Heimei Maru gemisindeki esir Türklerin güç durumu da savaş esirlerinin insani koşullarda serbest bırakılması ilkesi ve vatanlarına dönüşlerinin sağlanması sürecinin bir parçası olarak değerlendirilebilir. Bu süreç, her iki ülkenin diplomatik ilişkilerinde uzun süre etkisini hissettiren önemli bir gelişme olmuştur.
Heimei Maru Japon Gemisi ve Esir Türkler
Birinci Dünya Harbi’nin ardından yaşanan Türk İstiklal Harbi de dikkate alındığında, Anadolu topraklarında 10 yıl boyunca savaş ve çatışmalar hiç eksik olmamıştır. Rusya’da 1917’de meydana gelen Bolşevik Devrimi ile 1918 yılında imzalanan Brest Litovsk Barış Antlaşması sonrasında Japonya, ABD’nin desteğini alarak, Rusya’daki Bolşevik karşıtı grupları desteklemek amacıyla Sibirya’ya müdahalede bulunmuştur. ABD, 1920 yılında bölgeden çekilirken, Japonya 1922 yılına kadar bölgede kalarak, komünizmin yayılmasını engellemeye çalışmıştır. Japonya, Sibirya müdahalesinde başarısız olmakla beraber, Sibirya’daki savaş esirleri konusunda önemli bir rol oynamıştır. Bolşevik Devrimi’nden sonra yaklaşık olarak 200.000 Polonyalı tutuklu, Sibirya’ya sürgüne gönderilmişti. Japonya, 1920 ve 1922 yıllarında, 800 Polonyalı yetimin, Sibirya’daki esir kamplarından kurtarılmasına yardımcı olmuştur. Polonya Hükûmeti, Polonyalı esirlerin kurtarılması konusunda azami çaba sarf eden Japon İmparatorluk Hükûmeti’ne teşekkürlerini iletmiş ve bu davranışın, Polonyalılar tarafından hiçbir zaman unutulmayacağını belirtmiştir[24]. Sibirya’daki esirler arasında Türkler de bulunmaktaydı. Türklerin, serbest bırakılarak memleketlerine dönmeleri hususunda, Japon Hükûmeti sorumluluk üstlenecekti. Ayrıca Lord Curzon, esir Türkler ile ilgili Alman Kızılhaç’ından yardım istenmeyeceğini ve esirlerin yolculuk esnasında karaya çıkmayacaklarını belirtmiştir[25].
Türk İstiklal Harbi devam ettiği sırada Türk Hükûmeti, Heimei Maru adındaki Japon gemisinin Vladivostok’tan İstanbul’a, içerisinde 1.000’den fazla esirin getirilmesi için Japon Hükûmeti’ne 48.000 yen ödemiştir[26]. Türk Hükûmeti’nin, Japon Hükûmeti’ne ödediği paranın akıbeti arşiv belgesine şu şekilde yansımıştır; Türk Hükûmeti, Heimei Maru gemisindeki esirlerin Vladivostok’tan, İstanbul’a getirilmesi için yaklaşık 24.000 sterlin ödeme yapmıştır. Milletler Cemiyeti yetkilileri, Japon Hükûmeti ile irtibata geçerek, Türklerin İstanbul’a götürülmesi için bu paranın Milletler Cemiyeti’nin Mülteciler Yüksek Komiseri Norveç vatandaşı Fridtjof Nansen’e teslim edilmesi gerektiğini belirtmişlerdir. Ancak Japonlar, bu teklifi geri çevirmişlerdir[27]. Japon Hükûmeti, belirlenen meblağın direkt olarak Japonya Dışişleri Bakanlığına gönderilmesini talep etmiştir[28]. İngiltere’nin Tokyo Büyükelçisi, Kolombo, Aden, Süveyş ve Port Said’teki İngiliz makamlarına gönderdiği mektupta, Heimei Maru gemisinin kaptanı Tsumara’nın, talep ettiği erzak, içme suyu vb. ihtiyaçların temin edilmesi konusunda kolaylık sağlanmasını rica etmiştir[29]. Japon bayrağı taşıyan Heimei Maru ticaret gemisi, içerisindeki Türk esirlerle beraber, Süveyş Kanalı’ndan geçmek suretiyle, İstanbul’a doğru yola çıkmıştır[30]. Bu gelişmelerin akabinde, Yunan Deniz Kuvvetleri, 3 Nisan 1921 tarihinde, Akdeniz’de Heimei Maru Japon gemisini ele geçirmişlerdir. İngiliz Hükûmeti, sorunun çözülmesi için Japon Hükûmeti’nin devreye girmesini talep etmiştir. Japon yetkililer, Yunanlılardan gemideki esir Türklerin koşulsuz bir şekilde serbest bırakılmasını istemişler ve Japonya’nın, Türk İstiklal Harbi’ne hiçbir şekilde karışmayacağını ifade etmişlerdir[31]. Yunanistan, geminin ya Midilli’ye ya da gemiye eşlik eden Japon subayların tercihine göre tarafsız bir limana götürülebileceğini duyurmuştur[32]. Japonya’nın insani yaklaşımı ve siyasi tarafsızlık vurgusu, dönemin uluslararası ilişkilerinde denge politikalarının önemli bir örneğidir. Aynı zamanda, Yunanistan’ın Heimei Maru’yu alıkoyması, savaşın yalnızca cephelerde değil, denizlerde ve diplomatik arenada da sürdüğünü göstermektedir.
Heimei Maru gemisindeki esir Türkler, Birinci Dünya Harbi’nde Ruslar tarafından esir alınmışlardı ve yaklaşık olarak 6-8 yıldır ailelerinden uzakta bir şekilde hayatlarını idame ettirmeye çalışmaktaydılar. Milletler Cemiyeti, bu esirlerin durumlarını takip etmesi için Nansen’i görevlendirmiştir[33]. Bunun yanı sıra, 11 Nisan 1921’de İstanbul’daki Hilâl-i Ahmer Cemiyeti, Uluslararası Kızılhaç Komitesi’ne bir telgraf çekerek, Yunan Deniz Kuvvetlerinin, içerisinde 1.004 Türk savaş esirinin bulunduğu Heimei Maru adlı gemiyi Çanakkale Boğazı yakınlarında durdurduğunu ve esirlerin Japon Hükûmeti ile Japon Kızılhaç’ının girişimleri sayesinde esirlerin ülkelerine geri dönmeye çalıştıklarını belirtmiştir. Ayrıca esirlerin, Sibirya’da uzun bir esaret dönemi geçirmelerinden ve Müttefik güçler tarafından askerî işgal altında olan İstanbul’a götürülmelerinden dolayı savaşçı statüsünde değerlendirilmeyeceği Japonlar tarafından düşünülmekteydi. İstanbul’daki Hilâl-i Ahmer Cemiyeti’nin, Uluslararası Kızılhaç Komitesi’ne 13 Nisan 1921’de gönderdiği ikinci telgrafta, Heimei Maru gemisindeki esirlerin Midilli Adası’na götürüldükleri bildirilmiştir. Gelişmeler üzerine Uluslararası Kızılhaç Komitesi, Paris’teki Japon Büyükelçiliğini bilgilendirerek, acilen Yunan yetkililer ile temas kurulması gerektiğini ifade etmiştir. Japonya’nın Paris Büyükelçisi, 18 Nisan 1921’de Uluslararası Kızılhaç Komitesi’ne gönderdiği mektupta, Türk esirlerin kurtarılması ile ilgili gerekli çalışmaları başlattığını ve Yunan Hükûmeti nezdinde görüşmeler yürüttüğünü belirtmiştir. Uluslararası Kızılhaç Komitesi’nin, 14 Nisan 1921 tarihinde Yunanistan Başbakanı M. Gounaris’e gönderdiği telgrafta, Türk esirlerin bir an önce serbest bırakılarak, İstanbul’a gönderilmeleri gerektiği ifade edilmiştir. Bu telgrafa 17 Nisan 1921’de cevap veren M. Gounaris, Türk esirlerin İstanbul’a nakledilmesi konusunda Japon Hükûmeti ile görüşme hâlinde olduğunu bildirmiştir. Son olarak, esirlerin serbest bırakılmamaları sebebiyle Uluslararası Kızılhaç Komitesi’nin, Mayıs 1921’de Yunanistan Başbakanı M. Gounaris’e gönderdiği mektupta, aralarında 9 Türk doktor ve 1 hemşire olmak üzere 1.000’in üzerindeki Türk esirin, önce Pire’de sonra ise Midilli’de tutulduğu ve Cenevre Sözleşmesi’nin esirler konusundaki hükümlerinin Yunanistan tarafından ihlal edildiği belirtilmiştir[34]. Yunan tarafı, Midilli’ye götürülen Türk esirlerin, daha sonra serbest bırakılacaklarını belirtmiştir[35]. Bu olay, Birinci Dünya Harbi’nin ardından esirlerin yaşadığı mağduriyetin ne denli karmaşık ve uzun soluklu olduğunu gözler önüne sermektedir. Heimei Maru gemisindeki Türk esirlerin yıllar süren zorlu yaşam mücadelesi, yalnızca savaşın değil, diplomatik çıkmazların da bir sonucu olarak karşımıza çıkmaktadır. Yunanistan’ın Cenevre Sözleşmesi’ni ihlal etmesi, esirlerin durumunu daha da ağırlaştırmış ve bu durum esir haklarının savaş sonrasında da korunmasının ne kadar önemli olduğunu göstermiştir.
İstanbul’daki Japon İmparatorluk Yüksek Komiserliği, 20 Mayıs 1921’de, Yunan Yüksek Komiserliği’ne bir nota vermiştir. Buna göre, Japon Hükûmeti’nin, çeşitli zorluklara rağmen tamamen insani bir bakış açısıyla Türk savaş esirlerinin naklini üstlendiği belirtilmiştir. Heimei Maru gemisinin alıkonulmasından bu yana 2 ay süre geçmiş olmasına rağmen, müzakereler beklenmedik bir şekilde uzamıştır. Bu durum, esirleri nakletmekle görevlendirilen geminin sahibine maddi olarak ciddi zarar vermekteydi. Öte yandan, esirlerin uzun süredir ailelerinden uzak kalmaları sebebiyle, psikolojik rahatsızlıklar yaşadıkları vurgulanmıştır. Bu gerekçeler öne sürülerek, Japon İmparatorluk Yüksek Komiserliği, Türk esirlerin serbest bırakılmasını talep etmiştir[36]. Aynı dönemde, 159 Türk’ü taşıyan Bulgar bayraklı Kyrillos isimli gemi, Karadeniz’de bir Yunan destroyeri tarafından durdurulmuş ve gemideki Türk yolcular gözaltına alınmıştır. Bu gemi, Edirne Kolordusu’na bağlı askerlerden müteşekkildi. Yunanistan, bu gemiyi bir süre alıkoymasına rağmen, daha sonra geminin İstanbul’a gitmesine izin vermiştir. Bu çerçevede, Heimei Maru gemisi ile Kyrillos gemisinin benzer süreçler yaşadığı görülmektedir. Yaşanan bu gelişmelerden sonra, İstanbul’daki Japon İmparatorluk Yüksek Komiserliği, Yunan Hükûmeti’nden, Heimei Maru gemisi için de benzer adımların atılmasını talep etmiştir[37]. Yunan Hükûmeti, bu meselenin uluslararası hukuk çerçevesinde halledilmesi gerektiğini savunmaktaydı[38] ancak Yunanistan’ın, esirler konusunda bir adım atmaması üzerine, Japon Hükûmeti bu durumu protesto etmiştir. Yunanistan, bu esirlerin Yunan ordusuna karşı savaşacakları iddiasında bulunarak, bu durumun gerçekleşmemesi için Japonya’nın güvence vermesini istemiştir[39]. Japonya Dışişleri Bakanlığı, Türklerin bu konuda nasıl bir tutum sergileyeceğini öğrenmek için, Türk Hükûmeti’ne bir telgraf göndermiştir[40]. Japonya’nın insani bir yaklaşımla Türk esirlerinin tahliyesini üstlenmesi, uluslararası dayanışmanın önemli bir örneğidir. Ancak Heimei Maru ve Kyrillos gemilerinin Yunan yetkililerince alıkonulması, savaş sonrası yaşanan siyasi gerilimlerin esirlerin mağduriyetini artırdığını ortaya koymaktadır. Özellikle Japon İmparatorluk Yüksek Komiserliği’nin, insani kaygılarla yürüttüğü çaba, o dönemde vicdani sorumluluk üstlenen devletlerin varlığını göstermesi bakımından dikkat çekicidir.
Esir Türkler ile ilgili herhangi bir gelişme yaşanmaz iken, gemide bulunan Doktor Jonssouf İzzeddin ile Teğmen İhsan Ata’nın, 17 Haziran 1921’de Milletler Cemiyeti Başkanı’na hitaben yazdıkları mektup oldukça dikkat çekicidir. Buna göre, savaşın başlangıcından itibaren Rusya’nın farklı bölgelerinde 7 yıl boyunca yoksulluk içerisinde hayatlarını idame ettirmeye çalıştıklarını ve Türk Hükûmeti’nin göndermiş olduğu para ile bir Japon gemisine bindirilerek, Vladivostok’tan ayrıldıklarını ifade etmişlerdir. Çanakkale yakınlarında geminin önü bir Yunan torpido botu tarafından kesilerek, gemi Pire Limanı’na aktarılmıştır. Yaklaşık olarak 1.5 aydan fazla bir süredir kurtarılmayı bekleyen esirler, gemide hayatta kalmaya çalışmaktaydılar. Gemide kadınlar, çocuklar, yaşlılar ve askerler olmak üzere toplamda 1.000’e yakın yolcu bulunmaktaydı. Yolcuların arasında ülkelerinden binlerce kilometre uzakta, çaresiz ve her şeyden mahrum yaşlı ve sakat kalmış çok fazla kişi vardı. Vladivostok’tan hareket edildiğinde, gemideki herkesin yüzünde bir umut kırıntısı belirmişti ancak şu anda herkes eskisinden daha çaresiz bir durumdadır. Para, tütün ve en önemlisi gıdadan yoksun olan bu insanların bir kısmı kaçmaya veya intihar etmeye teşebbüs etmelerine rağmen, bu eylemler engellenmektedir. Sözde insanlığın veya medeniyetin hürriyeti için çabaladığını iddia eden milletlerin, yaşanan bu zulme karşı sessiz ve eylemsiz kaldıkları bilinmektedir. Mektupta, “sanki dünya savaşının sorumlusu bizlermişiz gibi henüz vatanımıza dönemedik” ifadesi kullanılmıştır. Ayrıca, Milletler Cemiyeti’nin amacının, bütün milletlerin hakkını savunmak olduğu belirtilerek, 7 yıldır yaşanılan zulmün bir an önce bitirilmesi gerektiği vurgulanmıştır[41]. İngiliz Konsolos ile gemi kaptanı, gemide bulunan kişilerin durumunu değerlendirmek üzere 7 Haziran 1921 tarihinde bir araya gelmiştir. Kaptan, Yunan yetkililerin kömür tedarik etme noktasında sıkıntı çıkardıklarını ve gemideki çoğu kişinin hasta olduğunu belirtmiştir. Havaların ısınmasıyla beraber, gemideki hastaların sayısında artış olacağını ve yeterli tıbbi malzemenin olmadığını vurgulamıştır[42]. Bu durum, savaşın sona ermesine rağmen, esir Türklerin yaşadığı insanlık dramını gözler önüne sermektedir. Heimei Maru’da yaşanan bu trajedi, esirlerin sadece savaşın değil, aynı zamanda uluslararası politik karmaşanın da mağduru olduklarını göstermektedir. Gemideki insanların uzun süre temel ihtiyaçlardan yoksun bırakılmaları ve dünya kamuoyunun bu duruma kayıtsız kalması, dönemin uluslararası ilişkilerinde insani hassasiyetin yetersiz kaldığını ortaya koymaktadır. Özellikle Milletler Cemiyeti’ne yazılan mektuptaki “sanki dünya savaşının sorumlusu bizlermişiz gibi” ifadesi, esirlerin kendilerini nasıl yalnız ve çaresiz hissettiklerini açıkça yansıtmaktadır.
Milletler Cemiyeti, Japon Hükûmeti ve Uluslararası Kızılhaç Komitesi, Heimei Maru gemisinin henüz İstanbul’a gönderilmesi konusunda Yunan Hükûmeti hazır değilse, Nansen’in Yunan yetkililerle görüşerek esirlerin karaya çıkarılması ve bir kampa ya da Yunan topraklarında uygun görülen bir yere yerleştirilmesi seçeneğinin değerlendirilmesi gerektiğini vurgulamıştır[43]. Ancak Temmuz 1921 tarihli Milletler Cemiyeti belgesine bakıldığında, esirlerin serbest bırakılması hususunda herhangi bir gelişme yaşanmamıştır. Bu dönemde, Türk Hükûmeti yeni bir öneride bulunmuştur. Buna göre, esirlerin tarafsız bir ülkede karaya çıkartılmaları suretiyle, masraflarının karşılanacağı belirtilmiştir. Japonya Dışişleri Bakanlığı, esir Türklerin serbest bırakılmaları hâlinde, Ankara Hükûmeti’nin, Yunanistan’a karşı yürüttüğü askerî operasyonlara katılmamaları konusunda Türk Hükûmeti’ni ikna etmekten sorumluydu. Yunan tarafı, esirlerin kaçmalarını engellemek için Japon Hükûmeti’nin gözetiminde olmaları gerektiğini bildirmiş ve Türk İstiklal Harbi’nin sona ermesine kadar, esirlerin İstanbul’daki Müttefik Askerî Yetkililerin komutası altında kalmalarını önermiştir. Japonya’nın Paris Büyükelçisi’nin, Uluslararası Kızılhaç Komitesi Başkanı’na yazdığı mektupta, esir Türklerin serbest bırakılması ile ilgili Japon Hükûmeti’nin yalnızca insani nedenler çerçevesinde hareket ettiği ve bir an önce Yunanistan tarafından alıkonulan Heimei Maru gemisinin İstanbul’a doğru yola çıkması gerektiği belirtilmiştir. Türk Hükûmeti, Türk esirlerin Yunanistan’a teslim edilmesine ciddi bir şekilde itiraz etmekteydi ve esirlerin tarafsız bir limanda karaya çıkartılması için İngiltere, Fransa ve İtalya hükûmetlerine başvuruda bulunmuştu. Japon Hükûmeti de esirlerin Yunanistan’a teslim edilmesine karşı çıkmaktaydı. Milletler Cemiyeti yetkilileri, Yunan Hükûmeti’ne baskı yapılması gerektiğini savunmaktaydılar. Ayrıca, esirlerin Trakya Bölgesi’nde gözetim altında tutulabilecekleri gündeme gelmiştir. Konuyla ilgili Nansen’in, Temmuz 1921’de Yunanistan Dışişleri Bakanı’na gönderdiği mektupta, Heimei Maru’da bulunan Kızılhaç personelinin ve diğer esirlerin derhâl serbest bırakılması gerektiği ve Yunan makamları ile iş birliği yapılarak, esirlerin tarafsız bir bölgede veya Yunan topraklarındaki bir kampa yerleştirilmeleri hususlarını denetlemesi için bir delege atanabileceği ifade edilmiştir. Yunanistan’a yönelik iddialar karşısında Temmuz 1921’de Yunanistan Dışişleri Bakanı Georgias Baltazzi’nin, Uluslararası Kızılhaç Komitesi’ne gönderdiği telgrafta, Heimei Maru’daki Türk esirlerin savaş esiri olarak değerlendirilmediği ve bundan dolayı Cenevre Sözleşmesi’nin hiçbir şekilde ihlal edilmediği vurgulanmıştır[44]. Türk Hükûmeti’nin esirlerin tarafsız bir bölgeye bırakılması önerisi, esirlerin güvenliği ve refahı adına rasyonel bir çözüm arayışıydı. Aynı zamanda Milletler Cemiyeti ve Uluslararası Kızılhaç Komitesi’nin, Yunanistan’a baskı yapılması yönündeki tutumları, savaş esirlerinin korunmasında uluslararası kuruluşların rolünü ortaya koymaktadır.
Yunanistan, esirlerin serbest bırakılmaları için yapılan yoğun diplomatik baskıya rağmen, süreci uzatarak esirleri alıkoymaya devam etmiştir. Bu dönemde Japonya’nın Paris Büyükelçisi, Temmuz 1921’de Milletler Cemiyeti Genel Sekreterliği’ne gönderdiği telgrafta, Heimei Maru gemisinin kaptanının esirlerin sayısına ilişkin bir mektup kaleme aldığını belirtmiştir. Buna göre, gemide 21 çocuk, 19 kadın, 47 sivil, 861 asker ve 46 yaralı asker bulunmaktadır. Yaralı askerlerin 6’sı Yunanistan’daki hastanelere gönderilmiş ve 46 yaralı askerin çoğunun sakat kaldığı ifade edilmiştir[45]. Yaşanan bu trajedi karşısında, sorumluluğu bulunan tüm kurumlar ve devletler diplomatik görüşmelerini sıklaştırmışlardır. Bu kapsamda, Roma’daki Japon Büyükelçiliği’nden elde edilen bilgilere göre, İtalya Hükûmeti, Heimei Maru’daki esir Türklerin, İtalya topraklarında tutulmalarını önermiştir[46]. Milletler Cemiyeti Misyon Hizmeti Genel Sekreteri Lucien Brunel, Milletler Cemiyeti Genel Sekreteri Philip Baker’a 12 Ağustos 1921’de gönderdiği mektupta, Heimei Maru gemisinin Roma’daki hangi limana nakledeceği hususunun kesinleştirilmesi gerektiğini belirtmiştir[47]. Japon Hükûmeti, Heimei Maru gemisinin insani görevini yerine getirmesi için İngiltere’nin devreye girerek, gemi üzerindeki ambargonun derhâl kaldırılmasını talep etmiştir[48]. İngiltere, Japon Hükûmeti’nin davet teklifini dikkatlice değerlendirmiş ve Türk-Yunan ilişkilerinde tarafsız bir politika izlemeye devam edeceğini bildirmiştir[49]. Heimei Maru gemisinde bulunan esirlerin sayısı ve durumu göz önüne alındığında, yaşanan insani dramın boyutları daha da netleşmektedir. Özellikle gemideki çocuklar, kadınlar ve sakat kalmış yaralı askerlerin varlığı, bu meselenin sadece askerî değil aynı zamanda vicdani bir sorumluluk olduğunu göstermektedir.
Uluslararası Kızılhaç Komitesi’nde görev yapan Mösyö Raymond Schlemmer’in, Heimei Maru gemisi hakkında 25 Temmuz 1921’de hazırladığı raporda, gemide kadın ve çocukların kaldığı bölmenin oldukça havasız olduğu ve annelerin yetersiz beslenmeleri sonucunda küçük bebeklerini emziremedikleri belirtilmiştir. Bunun yanı sıra, gemide salgın hastalığa rastlanılmamıştır. Esirlerin, ailelerine gönderdikleri mektuplardan hiçbir şekilde cevap alınmamaktaydı. Japon Kaptan, Yunan yetkililerin insani davranma kisvesi altında önerdikleri Pritalia’ya gitme fikrinin sakıncalı olduğunu anlatmıştır. Yunanlılar, Heimei Maru gemisindeki esir Türkleri serbest bırakma konusunda isteksiz bir tavır göstermekteydiler. Mösyö Raymond raporunda, esirlerin daha serin bir bölgeye aktarılmaları akabinde karaya çıkartılmalarının ve banyo yapmalarının şart olduğunu vurgulamıştır. Ancak Yunan yetkililer, bu talepleri görmezden gelmişlerdir[50]. Milletler Cemiyeti tarafından 7 Ağustos 1921’de Heimei Maru gemisindeki esirler hakkında hazırlanan rapora göre, gemide sağlık kontrollerinin devam ettiği, 50 yaş ve üzerindeki kişilerin yaşlı kabul edildiği belirtilmiştir. Böylece, yaşlı insanlar iş göremez kategorisinde değerlendirilmiştir. Ancak 50 yaşın altında olanlar da iş göremez raporunu alabilmek için yalan beyanda bulunmuşlardır. Japon Yarbay Tsumura, esirlerin karaya çıkartılmaları sırasında, Japon Hükûmeti’nin resmî bir emir yayınlaması gerektiğini ifade etmiştir[51]. Bu aşamada Heimei Maru gemisi ile ilgili, hem Yunan yetkililerin çözüm odaklı olmaması sebebiyle hem de Japon Hükûmeti’nin bürokratik tutumundan dolayı herhangi bir gelişme meydana gelmemiştir.
Uluslararası Kızılhaç Komitesi’nde görevli Mösyö Raymond Schlemmer’in 22 Ağustos 1921’de Milletler Cemiyeti’ne gönderdiği mektupta, yorucu iklim şartları nedeniyle Heimei Maru gemisindeki insanların oldukça yorgun ve bitkin düştüğü vurgulanmış; bu nedenle geminin İtalya’ya getirilmesi gerektiği İtalya Hükûmeti’ne bildirilmiştir[52]. Türk Hükûmeti, 6 Eylül 1921’de yaptığı açıklamada, İtalya’ya çıkartılacak olan Türk askerlerinin masraflarını ödemeye hazır olduğunu ancak her ay ödenmesi gereken 700.000 liranın çok yüksek bir meblağ olduğunu belirtmiştir[53]. Milletler Cemiyeti yetkilileri de bu meblağın oldukça yüksek olduğu konusunda hemfikirdi. Bu nedenle, gerekli olan paranın en azından aylık 600.000 lira olmasını talep ettiler. Milletler Cemiyeti Genel Sekreteri Philip Baker’ın 13 Eylül 1921’de kaleme alarak İngiliz diplomat Gerald Spicer’e gönderdiği mektupta, Heimei Maru gemisiyle ilgili meselenin Milletler Cemiyeti’nde haziran ayında ele alındığı ve konunun Nansen tarafından takip edildiği belirtilmiştir. Bu kapsamda, Nansen, delegesini Atina’ya göndermiş ve delege kendisine verilen talimatlar uyarınca, Yunan Hükûmeti ile bazı düzenlemeler yapmıştır. Böylece, gemideki 400 kişi Olympos isimli bir gemi ile İstanbul’a gönderilmiş ve kalan 600 kişinin tarafsız bölgede bir kampa yerleştirilmesi için çalışmalar yürütülmüştür. Philip Baker’a göre, esirler konusunda atılacak en doğru adım, esirlerin İstanbul’a gitmesini sağlamak ve orada Müttefik Devletlerin Yüksek Komiserlerinin gözetiminde olmalarıydı. İngilizler hariç, diğer Müttefik Devletler bu teklife sıcak bakmaktaydılar. Bunun yanı sıra, kalan esirlerin sayısı 600 olduğu için baskı altında olan İngiliz Yüksek Komiseri, fikrini değiştirebilirdi[54]. Nansen, 25 Eylül 1921’de İtalya Dışişleri Bakanlığına gönderdiği mektupta, İtalya’nın esirlerin bakımı için talep ettiği meblağın aylık 350.000 lira olmasından dolayı teşekkür ederek, gerekirse Milletler Cemiyeti bünyesindeki esir fonundan İtalya Hükûmeti’ne paranın geri ödeneceğine dair garanti vermiştir[55]. Esirlerin serbest bırakılması için Milletler Cemiyeti’nin yanı sıra İtalya da sorumluluk üstlenmiştir. Ancak İtalya’nın esirleri kabul etme önerisi, sorunun çözümü için önemli bir adım olsa da ilk başta talep edilen meblağ, ciddi bir engel teşkil etmiştir. Türk Hükûmeti’nin bu masrafları üstlenme isteği, esirlerin güvenliğini ve refahını sağlama konusundaki kararlılığını göstermektedir.
Osmanlı Hilâl-i Ahmer Cemiyeti, bu dönemde Yunan, Japon hükûmetleri ile Uluslararası Kızılhaç Komitesi ve Milletler Cemiyeti nezdinde yapmış olduğu girişimleri arttırmıştır[56]. Bu çerçevede, Osmanlı Hilâl-i Ahmer Cemiyeti tarafından Milletler Cemiyeti Genel Sekreterliği’ne 21 Eylül 1921’de gönderilen telgrafta, Osmanlı Hükûmeti’nin içinde bulunduğu mali durum sebebiyle, esirlerin masrafları için İtalya’ya ödeme yapamayacağı ve esirlerin İstanbul’da Müttefik devletlerin kontrolünde tutulması sırasında da yapılacak harcamaları karşılayamayacağı belirtilmiştir. Milletler Cemiyeti tarafından, Mösyö Raymond Schlemmer’e gönderilen mektupta ise, esirlerin İstanbul’a veya Türkiye sınırları içerisindeki herhangi bir yere nakledilmelerinin mümkün olmadığı ve Türk Hükûmeti’nin aylık 350.000 lirayı ödeyemediği takdirde, esirlerin Yunanistan’a götürüleceği belirtilmiştir. Ayrıca Türk Hükûmeti’nden bir ay içerisinde ödeme alınmadığı durumda, bu planın hayata geçeceği vurgulanmıştır[57]. 3 Ekim 1921’de, Milletler Cemiyeti yetkilileri ile İtalya Dışişleri Bakanlığı arasında yapılan görüşmelerde, Heimei Maru gemisindeki Türk esirlerin İtalya’daki Asinara Adası’na çıkartılmalarına karar verilmiştir[58]. Bunun yanı sıra, Mösyö Raymond Schlemmer’in 15 Ekim 1921’de İtalya Dışişleri Bakanlığı’na gönderdiği mektupta, Türk Hükûmeti ile İtalya Hükûmeti arasında esirler konusunda doğrudan müzakerelerin olduğu ve her esir için günlük 5 lira harcanması gerektiği konusunda uzlaşıya varıldığı belirtilmiştir. İtalya Hükûmeti, esirler için ilk aşamada 700.000 lira talep etmekteydi. Ancak yapılan görüşmelerden sonra 350.000 lira karşılığında esirlerin İtalya’ya getirilecekleri konusunda anlaşmaya varılmıştır. Türk Hükûmeti ise, İtalya’nın belirlediği rakama itiraz ederek, 600 esir için günlük 5 lira harcanarak, ayda 90.000 lira ödeme yapılması gerektiğini ifade etmekteydi. Bu noktada, Milletler Cemiyeti’ne resmî bir yazı gönderilerek ve yaşanan bu çelişkinin düzeltilmesi gerektiği vurgulanarak, mektup hitama ermekteydi. Milletler Cemiyeti tarafından, İtalya Dışişleri Bakanlığına 17 Ekim 1921’de gönderilen bir diğer mektupta, Türk Hükûmeti ile İtalya Hükûmeti’nin esirlerin masrafları konusunda yaptıkları müzakerelerin doğruluğu sorularak, esirler için harcanan para hususunda ortaya çıkan çelişkinin kaynağının ne olduğu üzerinde durulmuştur[59]. Türk Hükûmeti, 27 Ekim 1921’de Milletler Cemiyeti ile yaptığı görüşmede, Heimei Maru gemisindeki esir Türklerin masrafları için aylık 350.000 lira İtalya’ya ödeme yapma konusunda garanti vermiştir[60]. Türk esirler, İtalya’nın kabul etmesiyle beraber, Asinara Adası’na nakledilmişlerdi. Böylece esirler için, yeni bir esaret dönemi başlamaktaydı. Ayrıca yukarıda görüldüğü üzere, İtalya’nın, Türk Hükûmeti’nden yine de yüksek bir meblağ talep ettiği görülmektedir.
İtalya Hükûmeti, Asinara’daki esir Türkler için yapmış olduğu harcamaları Milletler Cemiyeti yetkilileri ile paylaşmaktaydı. Buna göre, Ekim 1921’de 8.306.62, Kasım 1921’de 14.870.95, Aralık 1921’de 82.498,45 ile Ocak 1922’de 296.765,55 lira olmak üzere toplamda 402.441,57 lira harcanmıştı[61]. Türk esirlerin akıbetlerinin ne olacağı sorusu ile ilgili uluslararası toplum tarafından müzakereler yürütülmeye devam edilmekteydi. Mösyö Raymond Schlemmer’in, Atina’ya gidip döndükten sonra, 31 Mart 1922’de yazdığı raporu, gemi hakkında baştan sona kadar yaşananları özetlemesi açısından önemlidir. Buna göre, Heimei Maru gemisinin Yunan donanması tarafından alıkonulmasından itibaren yapılan diplomatik çabalar tam anlamıyla sonuç vermemiştir. Yunan tarafı, Heimei Maru gemisindeki Türklerin, savaş esiri olmadıklarını iddia ederek, eli silah tutan erkek esirlerin vatanlarına dönmelerinin akabinde Yunan ordusuna karşı savaşacaklarını savunmaktaydı. Bu sebeple, gemiye el konulduğu açıklanmıştır. Gemideki kadın ve çocukların yanı sıra 50 yaş üzerindeki kişilerin serbest bırakılmaları gerektiği, uluslararası kurumlar tarafından sıklıkla dile getirilmiştir. Yunan tarafı, baskılar neticesinde yukarıda zikredilen kişilerin serbest bırakılmasına onay vermiştir. Ancak Japon Hükûmeti, tutukluların sadece bir kısmının özgürlüğüne kavuşmalarına karşı çıkarak, gemideki tüm esirlerin serbest bırakılmaları gerektiğini ifade etmiştir. Mösyö Schlemmer, raporun sonunda gemi kaptanı Yarbay Tsumara’nın ve Japon Doktor Nakamura’nın çabaları için teşekkür etmiştir. Ayrıca, zor şartlarda hayatta kalmaya çalışan esirler için, Japon Hükûmeti’nin gösterdiği ilgi ve alaka sebebiyle şükranlarını sunmuştur[62]. Japon Hükûmeti’nin yalnızca belirli grupların değil, tüm esirlerin serbest bırakılması yönündeki kararlı tutumu, bu ülkenin insani değerlere verdiği önemin altını çizmektedir. Ayrıca, Yarbay Tsumara ve Dr. Nakamura’nın çabaları, bireysel girişimlerin de böylesine karmaşık krizlerde ne kadar etkili olabileceğini göstermektedir.
İtalya’da bulunan esir Türkler artık vatanlarına dönmeyi beklemekteydi. Asinara’daki kampın komutanı Yüzbaşı Ali Galip Bey, 28 Ekim 1921 tarihinde Milletler Cemiyeti Başkanı’na gönderdiği mektubunda kampta yaşanan zorlukları aktarmıştır. Ali Galip Bey, mektubun başında Yunan Hükûmeti’nin haksız yere Türk esirleri Pire’de alıkoymasının akabinde, Milletler Cemiyeti’nin çabaları sayesinde İtalya’ya nakledilmelerinden dolayı teşekkürlerini sunmuştur. İtalya Hükûmeti’nin, 7 yıllık esaretin ardından Türk esirlerini serbest bırakması ve bu esirlerin belirlenen bir yerde yerleştirilmelerinin sağlanması bekleniyordu. Ancak Türkler günde sadece 4 saat özgür kalmak suretiyle, bir kampa nakledilmişlerdir. Kampta, temel ihtiyaç malzemelerinin büyük bir kısmı bulunmamaktaydı ve herkese yetersiz miktarda gıda verilmekteydi. Esirlere, İtalya’ya ilk geldiklerinde, ikinci bir kez sağlık muayenesinden geçeceklerine ve sakat kişilerin ülkelerine döneceklerine dair sözler verilmişti. Ancak, verilen sözler yerine getirilmemiştir. Yüzbaşı Ali Galip Bey, 26 Kasım 1921’de, Milletler Cemiyeti başkanına gönderdiği bir diğer mektupta, 7 yıl boyunca esaret altında kaldıktan sonra, tekrardan kampta açlık ve sefalet ile karşı karşıya kaldıklarını belirtmiştir. İtalya Hükûmeti’ne erzak konusunda yapılan onca başvuruya rağmen, herhangi bir değişikliğe gidilmemiştir. Kamptaki askerlere günlük 25 cent değerinde erzak temin edileceği sözü verilmesine rağmen, kamptaki herkes açlıkla mücadele etmekte ve zayıf düşmektedir. Bu sorunun bir an önce çözülmesi için yardım talebinde bulunarak, mektup sona ermiştir[63]. Esirlerin Sibirya’da yaşadıklarıyla Asinara’da gördükleri muamele birbirine denk sayılabilir[64]. İtalya Hükûmeti, esirler konusunda üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmemekteydi. Esir Türklerin, kamptaki hayat şartları her geçen gün zorlaşmaktaydı.
Uluslararası Kızılhaç Komitesi’nde görev yapan H. Cuénod, Kasım 1921’de Asinara’daki esir kampını ziyaret ettiği sırada, esir Türklerin zor şartlarda hayatta kalmaya çalıştıklarını müşahede etmiştir. Ayrıca esirlerin bu adada unutulma korkusunu yoğun bir şekilde yaşadıklarını gözlemlemiştir[65]. Bu aşamada, esirlerin masrafları için Türk tarafı İtalya’ya taahhüt ettiği meblağı zor şartlarda da olsa ödemekteydi. Dönemin Osmanlı Devleti Harbiye Nazırı Ziya Bey’in, 5 Aralık 1921’de, Uluslararası Kızılhaç Komitesi’nin İstanbul’daki temsilcisi Mösyö Burnier’e gönderdiği mektupta, İtalya’da bulunan esir Türklerin masrafları için aylık 350.000 liranın ödenmeye devam ettiği ve ekim ayında 2.880.000 kuruşun (350.000 liranın karşılığı olarak) Dışişleri Bakanlığı aracılığıyla, İtalya Kraliyet Hükûmeti’ne gönderildiği belirtilmiştir[66]. Türk Hükûmeti, daha önce İtalya ile varmış olduğu anlaşma kapsamında, esirlerin masraflarını ödemekten kaçınmamaktadır. Bunun yanı sıra, Anadolu’daki Yunan işgaline karşı mücadele veren Ankara Hükûmeti, Yunanlıların Anadolu’dan atılması için yoğun bir çaba sarf etmekteydi. Savaşın sonlarına doğru gerek Milletler Cemiyeti gerekse Uluslararası Kızılhaç Komitesi, Heimei Maru gemisi hususunda Ankara Hükûmeti ile doğrudan iletişim hâlindeydi. Uluslararası Kızılhaç Komitesi üyesi L. Cramer’in, 4 Mart 1922’de Osmanlı Hilâl-i Ahmer Cemiyeti Başkan Yardımcısı Hamid Bey’e gönderdiği mektupta, Heimei Maru gemisindeki esir Türkler meselesinin Milletler Cemiyeti’nden, Uluslararası Kızılhaç Komitesi’ne devredildiği, Yunanlıların, esirlerin memleketlerine dönmeleri hâlinde Mustafa Kemal Paşa’nın ordusunda yer almayacaklarına dair resmî yetkililerden garanti almak istedikleri vurgulanmıştır. Hamid Bey, 16 Mart 1922’de mektuba cevap vererek, esir Türklerin memleketlerine döndüklerinde Millî Mücadele’ye katılmayacaklarına dair Ankara Hükûmeti ile görüşme hâlinde olduğunu ve bu konuda garanti alacağını belirtmiştir. Uluslararası Kızılhaç Komitesi üyesi J. Chenevière, 31 Mart 1922’de Milletler Cemiyeti’ne gönderdiği telgrafta, İstanbul ve Ankara hükûmetlerinin Asinara’daki esir Türklerle ilgili garanti verdiklerini bildirmiştir[67]. Sonuç olarak, yoğun diplomatik çabalar sayesinde, esir Türkler, yaklaşık 7 yıllık bir esaretin ardından, Hilâl-i Ahmer’in Asinara’ya gönderdiği Ümid adlı vapurla Mayıs 1922’de yola çıkmış ve Haziran 1922’de İstanbul’a dönmüşlerdir[68]. Bu süreç, esirlerin yaşadığı insani dramın yanı sıra, diplomasi ve uluslararası kuruluşların devreye girmesiyle çözüme ulaşan karmaşık bir kriz örneğidir. Asinara Adası’ndaki Türk esirlerin yaşadığı zorlu koşullar, savaşın yalnızca cephede değil, esaret altında da mağdurlar yarattığını göstermektedir. Özellikle yaşadıkları “unutulma” korkusu, esirlerin psikolojik durumunun ne denli ağır olduğunu ortaya koymaktadır. Osmanlı Hükûmeti’nin maddi zorluklara rağmen esirlerin masraflarını üstlenmesi, esirlerine sahip çıkma konusunda gösterdiği kararlılığı gözler önüne sermektedir. Ankara Hükûmeti’nin de süreçte diplomatik girişimlerde bulunarak esirlerin serbest bırakılması için Milletler Cemiyeti ve Uluslararası Kızılhaç Komitesi ile iş birliği yapması, Türk tarafının uluslararası arenada diplomasi yeteneğini ortaya koyan önemli bir örnektir. Sonuçta, Hilâl-i Ahmer’in devreye girerek esirleri İstanbul’a getirmesi, insani yardım kuruluşlarının savaş mağdurlarının kurtuluşunda ne denli etkili bir rol oynadıklarını göstermektedir.
Sonuç
Birinci Dünya Harbi’nin sona ermesinden sonra esir düşen Türkler, Rusya tarafından Sibirya’ya gönderilmiş ve akabinde Osmanlı Devleti gerekli girişimlerde bulunarak, bazı esirlerin Heimei Maru adlı Japon gemisi aracılığıyla, Türkiye’ye doğru yola çıkmalarını sağlamıştır. Ancak gemi Çanakkale yakınlarına geldiğinde, Nisan 1921’de Yunan Donanması tarafından alıkonulmuştur. O dönemde Anadolu’yu işgal etmeye çalışan Yunanistan açısından, Türk İstiklal Harbi uzadıkça artan kayıplar nedeniyle esirler meselesi giderek daha önemli bir hâle geliyordu. Bundan ötürü, Heimei Maru gemisi bu dönemde uluslararası diplomaside önemli bir yer tutarak, devletlerin sorumluluk üstlenmeleri gerektiği bir mesele hâline gelmiştir. Aralarında kadın ve çocukların bulunduğu 1.000’den fazla insan, bir yıldan fazla süre boyunca, gemi içerisinde ve esir kampında hayatlarını idame ettirmeye çalışmışlardır. Bu süreçte, esirler tarafından Milletler Cemiyeti ve Uluslararası Kızılhaç Komitesi’ne dilekçeler gönderilerek, esaretin bir an önce bitmesi için büyük çaba sarfedilmiştir. Yunanistan gerek Heimei Maru gemisindeki Türklere gerekse Yunanistan’daki esir kamplarında alıkoyduğu kişilere baskı yapmaktaydı. Uluslararası Kızılhaç Komitesi yetkilileri bu kamplarda teftiş yaptıkları sırada, çok sayıda mağduriyet ile karşılaşmışlardır. Uluslararası toplumdan gelen baskılar akabinde Yunanistan, kamp şartlarını iyileştirme zorunluluğu hissetmiştir. Heimei Maru gemisindeki esirlerin kurtarılması için başta Osmanlı Devleti olmak üzere, birçok diğer devlet konuya müdahil olmuştur. Ancak Yunanistan’ın kesin tavrı sebebiyle, esir Türklerin serbest kalmaları uzun sürmüştür. Yunanistan, esirleri önce Pire’ye, sonra ise Midilli’ye göndermiştir. Yunanistan, hasta, yaralı ve sivil esirlerden müteşekkil olan 400 kişiyi İstanbul’a göndermeyi kabul etmiştir. Bu dönemde, Japonya esirlerin tamamının serbest kalması gerektiğini belirtmekteydi. Daha sonra İtalya Hükûmeti devreye girerek, kalan esirlerin masraflarının ödenmesi karşılığında, esirlerin İtalya’ya getirilmelerini kabul etmiştir. Ekonomik açıdan zor şartlar altında olan Türk Hükûmeti, esirler için belirlenen 350.000 lirayı İtalya’ya ödemiştir. Ancak, kampta yaşayan esirlerin Milletler Cemiyeti’ne gönderdiği dilekçeler incelendiğinde, İtalya Hükûmeti’nin esirlerin bakımı için yeterli harcamada bulunmadığı ortaya çıkmıştır. İtalya, esir Türkleri Asinara Adası’ndaki esir kampına götürmüştür. Türkler, esir kampından ziyade serbest bir alana götürüleceklerini düşünmüşlerdi. Ancak, günde sadece 4 saat özgür olabildikleri bir kampa kapatılmışlardı. Sonuçta hem İstanbul hem de Ankara hükûmetlerinin, esirlerin memleketlerine döndüklerinde hiçbir şekilde Yunanistan’a karşı savaşmayacaklarına dair garanti vermelerinin ardından, Türk esirler Haziran 1922’de serbest bırakılmıştır.
Esir Türkler, Birinci Dünya Harbi ve sonrasında 7 yıl boyunca ailelerinden uzakta yaşamışlardır. Bu süre zarfında birçok esir hayatını kaybetmiştir. Yunanistan, esirler üzerinden Türk Hükûmeti’ni zor durumda bırakmaya çalışmıştır. Anadolu’nun Yunanlılar tarafından işgale uğradığı dönemde, Türk Devleti esirleri kurtarmak için hem maddi destek sağlamış hem de diplomatik girişimlerde bulunmuştur.

